En Alışkanlık Edinilmemesi Gereken Şeyler

27 Kasım 2007

(Zor oldu başlığı koymak.)

İnternette "en bişey" blogları gezdiğinizde, ki özellikle ecnebilerin elinden çıkanlarda, dikkatinizi çeken tarzlardan biri de "10 adımda yürümenin yolları", "48 adımda düşmeme yolları" tarzı yazıların çok daha fazla ilgi gördüğü ve bu savdan, veya gerçekten yola çıkılarak yazılan yazılar oluyor.

Bunlardan bir tanesi de şu linkten okuyabileceğiniz, bir yöneticinin alışkanlık edinmemesi gereken 37 şey diye kabaca çevirebileceğim bir yazı. Burada uzun uzun çevirisini koymayağım, o işlerle uğraşan bir sürü insan var nasıl olsa.

Dikkatimi çeken bir iki tanesinden -not olsun bir kenarda dursun - fikrinden hareketle burada bahsedeyim.

İşin özü, yöneticilik yapıyorsanız, yapacaksanız en azından birileri ile aynı ofis içinde çalışıyorsanız, siz siz olun bunları kendinize yapmayın, bu tarz alışkanlıklar edindiyseniz, rehabilitasyona falan gidin tedavi olun:

iş/hayat dengenizde işe daha fazla önem verin. (patron olsam giriş kapısının üstüne yazardım, ama değilim ve kafamda sağlam kalan bir kaç mantık kırıntısı da çalışmak için mi yaşıyoruz yoksa yaşamak için mi çalışıyoruz sorusuna hala aynı cevabı veriyor. (Kendime not: cevabı hatırlayınca yazıya ekle.)) Kendinizin vazgeçilmez, yerinizin doldurulamaz ve alternatifsiz olduğunuz yönünde kandırmaya devam edin.

İlişkileriniz pahasına "sonuç" elde edin. Ne yapın ne edin bu işin bitmesini sağlayın. Kırın geçirin insanları, sonuca ulaştığınızda nasıl olsa etrafınızdaki insanların arasında çalışmaya devam etmeyeceksiniz.

E-mail yerine not, telefon yerine e-mail, yüz yüze iletişim kurmak yerine telefon kullanın ve odanızın kapısı sürekli kapalı dursun. Tabi ki, kimseye ihtiyacınız yok, vaktiniz çok değerli, boşa insanlara anlatmak için çok değerli vaktinizi harcamayın. Ne bileyim, belki geçerken biri kapıdan merhaba falan der, ne fena. İletişim kurarsanız hedeflerinizden sapabilirsiniz, aman diyorum.

Bir de böyle şeyler yazıp okumayın sakın, kafanız dağılır işten uzaklaşırsınız.

Zaman, birazcık daha...

20 Kasım 2007

Çalışmak, çalışmak ve tabi ki yine çalışmak. Hayatımızın (en azından benimkinin) büyük bir kısmı çalışmakla geçiyor olsa gerek.

Son zamanlarda, iş yerinde geçirdiğim vakit, 12 saatlere varan süreleri buluyor.

Bu zamanın ne kadarı aktif olarak "iş" ile geçiyor diye bir değerlendirme yapamadım henüz. Ama çok çok fazla olmadığını söylemek yanlış olmaz. Birilerine ulaşmakla geçen zamanları, toplantıları, sağa sola bakınmaları, gereksiz telefon ve mail trafiğini üst üste koyduğunuzda, iş yerinde de işle uğraşamamak başka bir sorun olarak öne çıkıyor.

Trafikte geçen süreleri de hesaplamaya kalkınca insanın depresyon derinliklerine dalması içten bile değil.

Zamanı doğru kullanma konusunda uzman olduğumu iddia etmeyecek olsam da, düzen ve planlama manyağı bir adam oldum çıktım. Şaka değil.

"Saatler biraz daha yavaş geçse veya günler uzasa neler yapacağım kim bilir?" dediğim zamanlar az değil.

İşi işte bırakıp kendime daha fazla zaman ayırmak çabalarımı artırmak, kafamdaki iş başlıklarından kurtulmak çabalarım olumlu sonuç verse de, yapmak istediklerim o kadar çok ki. Daha fazla zamana ihtiyacım var.

Zaman, istediğim sadece birazcık daha zaman...

Norveç - Türkiye Maçı 1-2 ve Divan Restaurant

17 Kasım 2007

imageHer nasılsa, büyük bir heyecanla beklememe rağmen, maç başladığında sokaktaydım ve önünden geçtiğimiz kafenin dev ekranında maçı ve skoru görünce tüm dikkatim bir anda dağıldı.

Shemsa durumu farkedince kısa yoldan bir yere oturalım deme nezaketini gösterdi. En kolayında Bağdat Caddesinde Divan Restoranta kendimizi attık. Pahalı oldu ama en azından maçı izlemiş oldum. Aşırı heyecanlanmamak ve strese girmemek için tüm imkanlar hazırdı.

Fanatik taraftara uzaktım.

Televizyonun sesi kısıktı, o yüzden spikerin konuşmasından hiç etkilenmedim.

Profesyonel bir seyirci olarak uzaktan, şinitzelimi yerken göz ucuyla maçı seyrettim.

Şinitzel lezzetliydi ama yanındaki patetes salatası vari garnitür şu an mideme eziyet ediyor.

Shemsa profiterol yemeye azmederek evden çıktığından hiç düşünmedi denebilir.

Verdiğimiz paraya değdi mi? Evet, maç kazanıldı. Yemek ve tatlı güzeldi. Garsonlar gollerde havalara zıplamalarına rağmen dökülen saçılan bir şey olmadı, kısaca servis başarılıydı.

Alkolsüz eksiksiz bir yemek yenirse kişi başı yaklaşık 40-50 ytl hesap öngörülebilir.

Altı Üstü Tasarım Veda Ediyor.

12 Kasım 2007

Altı Üstü Tasarım blogunda uzun zamandır takip ettiğimiz Mehmet Doğan sessizliğine son noktayı koyup bloğuna veda ettiğini yazmış.

Benim en beğendim Türk blogcusu  olması yanısıra, "sağlam" yazılarıyla Türk blog yazarlarına örnek oluyordu. Blogunda yayınladığı yazılardan yola çıkarak "Teknoloji Kimin Umurunda" isimli bir de kitap yayınlamıştı.

"Olmadı","yapmayın, etmeyin" diyeceğim ama kendince haklı sebepleri olduğunu çok güzel özetlemiş.

Son yazısına bakarsınız, "yeni platformlarda görüşmek üzere dileğiyle," facebook'ta bir grup oluşturulmuş bence katılın ve Mehmet Doğan'ın izini kaybetmeyin, ben öyle yapacağım en azından.

Gerçi her nerede olacaksa çok başarılı olacağına eminim.

En yakın zamanda, zamanı geldiğinde "görüşmek" dileğiyle sevgili Mehmet.

Yazan Zafer Karkaç 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar