Kurban Bayramı ve Sarıkız
19 Aralık 2007
Yine bir bayram vakti gelip çattığında, (ve) yine kendimi Yalova'ya atmaya çalışırken (e tabi ki) yine trafikle boğuşmak zorunda kaldım (tabi ki). Bizim buralarda, yani şehr-i Istanbul'da normal bunlar artık sevgili dostlar.
Şehir dışında başka kentlerde daha rahat yollar vardır herhalde diye bir umut besliyorum içimde. Radyoda da haberler geçiyor bir yandan.
Bu sene, hormonlu domateslerden sonra hormonlu kurbanlıklar piyasaya düşmüş, alırken dikkat diye uyarıyor sürekli.
Hayvanın veteriner kontrolünden geçtiğini anlamak için belgesini istemek gerekirmiş. Kilo alsın diye hayvana verilen bu hormonlar hayvanın hantal, aşırı iri, etinin pempe ve çok yağlı olmasına sebep olurmuş. Yetkililer özelikle "küpeli" olmayan hayvanları almayın derken , küpeli gençlerin arkasından homurdanan hacı amcamın hayvanın küpelisi makbuldür cinsinden satıcı ile pazarlık etmesi geldi gözümün önüne bir an.
Trafikte geçen süre boyunca yan taraftan akıp giden asık suratlar dışında, bugün bol miktarda kurbanlık hayvan kamyon tepelerinde yollardaydı.
Sonuç olarak, ben trafikte arabanın içine tıkılmış, radyoda haberler, yan tarafta asık suratlar ile ilerlerken, öndeki kamyonun kasasında kurbanlık olarak istanbula gelmekte olan bir "sarıkız" ile uzun uzun bakıştık.
O bana "sizin işiniz zor kardeşim bu istanbul'da" gibisinden bakarken, ben de "yazık sana be" diyerek içlendim kendi kendime. Sonra fazla dayanamadım geçiverdim yandaki asık suratlının önüne sarıkızı bir daha göremeyeceğimi bilerek.
Velhasıl, hepinize ailenizle ve dostlarınızla mutlu geçireceğiniz bir bayram diliyorum.
Trafik kurallarına, kesimden kaçan boğalara ve kolestrolünüze de dikkat ediniz tabi.
Mim Dalgası
07 Aralık 2007
Lyn'den bana gelen yeni bir dalgasına (ki gayet başarılı gidiyor) cevap verme vakti geldi sanırım. Lyn'in cevaplarını şuradan okuyabilirsiniz.
Shemsa'yı bilemem ama ben kendi adıma cevaplar vermeye çalışayım.
Sorular şöyle;
1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Cevaplar da böyle;
1-) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
"Tepkime" isimli bir dergi çıkartmak ve sürdürmeye çalışmak üniversitede topluluk olarak uğraştığımız bir işti. Sonradan dergiyi basacak parayı bulamayınca, internetten yayınlamaya başladık. Okulu bitirince dergiyi emanet edip kendimce kara kaplı defterlere aldığım notları internette yayınlamaya başladım. Sonra bir gün bu işin "blog" dediklere şeye benzediğinden hareketle yazdıklarımı blogger'a taşıdım. Tarzı şekil, şekli de yazdıklarım oluşturdu denebilir.
2-) Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Olduğumdan farklı biri olmak gibi veya öyle alalade bir karakter yaratmak gibi bir amacım yok. Ama şunu da söylemem lazım ki, insanların burayı okuduklarını düşündüğümde, siteye gelenlerin, bugün evde ütü yapıp alışverişe çıkıp çıkmadığımı öğrenmek için gelmediklerinin farkındayım.
Herkesin yazdığını veya söylediğini burada söylememin bir faydası olmadığından, "bunu yazmak gerekli mi?" süzgecim var denebilir. Bunlar dışında oluruna bıraktığımda bir çizgi ortaya çıkıyor mu emin değilim?
Üçüncüsü, türkçeyi düzgün kullanmaya çalışıyorum. Çizgiler bundan ibaret.
3-) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Hayır etmiyorum, hatta yeni ve farklı bir şeyler yapmam için sebep ve bazen de fırsat oluşturuyor.
4-) Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Yazmam için insanlar kapımda beklemiyor sonuçta. Yazmasam birileri de arkamdan ağlamaz herhalde. İlk yazmaya başladığımda, türkçe blogların hepsini tanıyor ve takip edebiliyordum. Şimdi sayıları kaça ulaştı bilemiyorum ama hiç kimsenin eksikliği hissedilmeyeceği bir çeşitlilik ve kalabalık var ortamda. Benim içinde iyi veya kötü yönde hayatımı yürütmeme engel olan veya kolaylaştıran bir olgu değil.
5-) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Blog yazmayı mümkün olduğunca devam etmek istiyorum. Bunun sebebi belki devam etmek fazla bir şeye ihtiyacımın olmaması olabilir. Bir şeyler yazdığım sürece, bunu da internet ortamına aktarmayı başardığım sürece devam edecek gibiyim. Ama illa blog yazacağım diye bir derdim de yok aslında. Yarın yazdıklarımız başka bir isimle adlandırılırsa bilemem.
'Blogun, Hayatımızdaki Yeri', mim pasını kime atacağıma karar verene kadar bir çok kişiye gittiğini gördüm. İbeking şurada yazmış zaten, pasımızı Ali Sağlam'a, 'Günleri Tortusu' Atilla Aktuna'ya atalım bakalım.
Felsefi Bir Soruşturma, Philip Kerr
02 Aralık 2007
"Her zaman kafalarına ateş ederim, sadece işimi sağlama bağlamak için değil. Çünkü bence bütün sorunun başladığı yer kafadır; onların ve benim kafam."
Üstünden 15 yıla yakın bir süre geçtikten sonra bile hala en iyi hatırladığım kitaplardan biridir, "Felsefi Bir Soruşturma". Hala düzenlenmesini bitiremediğim kütüphanemde bulmam da zor olmadı. Kitabın çok iyi olmasından mıdır? Benim cinayet romanlarına olan özel ilgimden mi kaynaklanıyor bilemiyorum ama aklımda uzun zamandır bu kitap hakkında yazmak vardı.
Belki okuyan bir çok kişi de aynı etkiyi yaratmasa da benim "en"lerimden biridir bu. İngiliz yazar Philip Kerr'in (1, 2) 1992'de yayınlanan orijinal adı "A Philosophical Investigation" olan kitabın baş kahramanı tabi ki bir detektifti yine...
Genelde cinayet romanlarında erkek hegomonyasında olan detektifçilik rollerinde bu kitapta bir kadın vardı.
2010'lu yıllarda genetik bilimi ilerlemiş, insanların gen haritaları çıkarılmış hatta saldırı suçlarına yatkınlık sağladığı tespit edilen genler bulunmuştur. Avrupa Topluluğunca alınan kararla başlatılan Lombroso Programı kapsamında şiddet suçuna yatkınlığı bulunan insanlar genetik olarak tespit edilmiştir. Gizli bilgi bankalarında saklanan bu bilgiler ışığında bu kişilere ünlü felsefecilerin isimleri kod olarak verilmiş ve bu kişiler gizlice gözlem altında tutulmaktadırlar.
Olayların çetrefilleşmesi, Wittgenstein'in adını ve düşünce biçimini örnek alan katilin kendi düşünceleriyle, hesaplaşmalarıyla, çatışma içinde olduğu düşünürlerin fikirleriyle kafasında tartışmaya başlamakta ve daha sonra fikirlerini "beğenmediği" felsefecilerin isimlerinin verildiği "müstakbel suçlulurı" ortadan kaldırmasıyla da düşüncelerini başka bir boyuta taşınmaktadır artık.
Sonuç olarak, bir yerlerde bulabilirseniz eğer okuyun derim.



