Günlük Tadında...
25 Mart 2008
Günlük tadında olsun bu sefer...
Shemsa Avrupa'yı kısa yollu bi keşfedip geldi. Yazacağım diyor yazmıyor hala...
Bu arada biz fabrikanın tadilat boya işlerine boğulduk. Elime fırçayı alıp girişmemek için zor tuttum kendimi. Bundan önceki hayatımda boyacıydım sanırım.
İlhan Selçuk'u gözaltına aldılar. Suçsuzdu demeden önce "bu yaşta adam gözaltına alınır mı?" dediler garibime gitti.
Şirketin web sitesi yenileme olayı bir paradoksa dönüştü. Girdap yaptı, içine beni çekiyor.
Pazar Yalova'daydım. Dağ bayır kuş sesini özlemişim. Kirazlar çiçek açmış. Fotoğraf çektim durdum. Sümüklü böcekleri yarıştırdık. Kediyle güreştik. Mangal yaktık. 3-4 kg aldık geldik. İstanbul'da kalma süremle ilgili hedefleri tekrar gözden geçirme gereği duydum.
Sahra çölünden gelen (sahra'da çöl demek ya neyse) kumları soluyoruz iki gündür. Gökten çamur yağıyor ikide bir yağmur niyetine. Araba leş vaziyette, benim alerji azmış, boğazım şiş, gıcık yapıyor.
Sahra'dan gelen toz bulutları Türkiye üstünde yayılır, kıyı şeritlerinde toprağa çöker. Bu tozlardan sebep üreyen bakteriler ölünce ortaya çıkan gazlar bulutların yoğunlaşmasına sebep olur. Bundan sebep sağlam yağmur yağar. Demedi demeyin.
Akşam çıkan lodos fırtınasından sabaha kadar uyayamadım. Sitede balkonlarda ne varsa sabah yerlerdeydi. Bazı yerlerde çatılar uçmuş vs.
-Bitti-
Yollarda...
13 Mart 2008
FotoÄŸraf flickr'da tommycinti kiÅŸisine ait...
Uzun yolculuklar adamı yorar. Bazen hayatından bezdirir. Nereden çıktı nasıl oldu da ben bu kararı verdim diye kendi kendine kızan insanların suratlarıdır dolmuşlarda otobüslerde gördükleriniz.
İşe gidip gelmeleri uzun yolculuktan saymazsınız başlarda ama bir süre sonra kafanıza dank eder bir şeyler. Günde 2-3 saatin yollarda harcanmasının hayatınızdan ne kadar götürdüğünü hesapladığınızda rakamlar size oyun yapıyormuş gibi gelse de günleriniz yollarda geçiyordur her ay.
Mükemmellik davranışlarla değil, alışkanlıklarla tanımlanır...
03 Åžubat 2008
FotoÄŸraf flickr'da Nick Today kiÅŸisine ait...
İş, günün büyük bir bölümünü işgal edince, üstüne üstlük bir de cumartesi gününü bu uğurda feda ettikten sonra Pazar'ın tatil olması pek bir anlam ifade edemiyor kendi çapında. Bünye kendini koşturmaya alıştırmış, erken kalkılmalı, hızla bir şeyler yenmeli, çay-kahve ayık kalmak için sıkça tüketilmeliyken, Pazar günü aniden yavaşlamak bünyede çarpıntı, tansiyon ve baş ağrısı yapıveriyor.
Hal böyle olunca, bu Ademoğlu da kendince etkinliklere adamaya çalışır durur kendini Pazar günleri. Çalışmak alışkanlık olmuş artık bana göre.
Takip ettiğim blogların birinde, Zen Habit, ki iyi blog/yazar olduğu kesin benim kendisini tanıtmama gerek yok. Yazılarının birinde gördüğüm cümle, bugün döndü dolaştı aklıma takıldı yine.
Aristo şöyle demiş (veya Aristotales, her neyse işte);
We are what we are repeatedly do.
Excellence then, is not act, but a habit.
Meali şudur ki, ne olduğumuzu, tekrarladığımız davranışlar tanımlar. O zaman, mükemmellik davranış değil bir alışkanlıktır.
Alışkanlıklar önemlidir tabi. İlkokuldan başlayarak hep kötü alışkanlıklardan uzak durmamız söylendi ama iyi alışkanlıkların kitap okumaktan başka ne türleri olduğuna dair verilen örnekler pek aklıma gelmiyor. Okullarımız mükemmel insanlar yetiştirme hevesinden uzak mıydı acaba?
Alışkanlıklarımı irdelemeye başladım bugün bu yüzden, yazının başında "sürekli" çalışmanın bir alışkanlık olmaya başlamasından ötürü şikayetçiydim ama sonradan farketing'de okuduğum şu yazı da farklı düşüncelere sardırdı beni yine...
Bu konuya geri döneceğim gibi gözüküyor tekrar, biraz karışık...
En Alışkanlık Edinilmemesi Gereken Şeyler
27 Kasım 2007
(Zor oldu başlığı koymak.)
İnternette "en bişey" blogları gezdiğinizde, ki özellikle ecnebilerin elinden çıkanlarda, dikkatinizi çeken tarzlardan biri de "10 adımda yürümenin yolları", "48 adımda düşmeme yolları" tarzı yazıların çok daha fazla ilgi gördüğü ve bu savdan, veya gerçekten yola çıkılarak yazılan yazılar oluyor.
Bunlardan bir tanesi de şu linkten okuyabileceğiniz, bir yöneticinin alışkanlık edinmemesi gereken 37 şey diye kabaca çevirebileceğim bir yazı. Burada uzun uzun çevirisini koymayağım, o işlerle uğraşan bir sürü insan var nasıl olsa.
Dikkatimi çeken bir iki tanesinden -not olsun bir kenarda dursun - fikrinden hareketle burada bahsedeyim.
İşin özü, yöneticilik yapıyorsanız, yapacaksanız en azından birileri ile aynı ofis içinde çalışıyorsanız, siz siz olun bunları kendinize yapmayın, bu tarz alışkanlıklar edindiyseniz, rehabilitasyona falan gidin tedavi olun:
iş/hayat dengenizde işe daha fazla önem verin. (patron olsam giriş kapısının üstüne yazardım, ama değilim ve kafamda sağlam kalan bir kaç mantık kırıntısı da çalışmak için mi yaşıyoruz yoksa yaşamak için mi çalışıyoruz sorusuna hala aynı cevabı veriyor. (Kendime not: cevabı hatırlayınca yazıya ekle.))
İlişkileriniz pahasına "sonuç" elde edin. Ne yapın ne edin bu işin bitmesini sağlayın. Kırın geçirin insanları, sonuca ulaştığınızda nasıl olsa etrafınızdaki insanların arasında çalışmaya devam etmeyeceksiniz.
E-mail yerine not, telefon yerine e-mail, yüz yüze iletişim kurmak yerine telefon kullanın ve odanızın kapısı sürekli kapalı dursun. Tabi ki, kimseye ihtiyacınız yok, vaktiniz çok değerli, boşa insanlara anlatmak için çok değerli vaktinizi harcamayın. Ne bileyim, belki geçerken biri kapıdan merhaba falan der, ne fena. İletişim kurarsanız hedeflerinizden sapabilirsiniz, aman diyorum.
Bir de böyle şeyler yazıp okumayın sakın, kafanız dağılır işten uzaklaşırsınız.
Zaman, birazcık daha...
20 Kasım 2007
Çalışmak, çalışmak ve tabi ki yine çalışmak. Hayatımızın (en azından benimkinin) büyük bir kısmı çalışmakla geçiyor olsa gerek.
Son zamanlarda, iş yerinde geçirdiğim vakit, 12 saatlere varan süreleri buluyor.
Bu zamanın ne kadarı aktif olarak "iş" ile geçiyor diye bir değerlendirme yapamadım henüz. Ama çok çok fazla olmadığını söylemek yanlış olmaz. Birilerine ulaşmakla geçen zamanları, toplantıları, sağa sola bakınmaları, gereksiz telefon ve mail trafiğini üst üste koyduğunuzda, iş yerinde de işle uğraşamamak başka bir sorun olarak öne çıkıyor.
Trafikte geçen süreleri de hesaplamaya kalkınca insanın depresyon derinliklerine dalması içten bile değil.
Zamanı doğru kullanma konusunda uzman olduğumu iddia etmeyecek olsam da, düzen ve planlama manyağı bir adam oldum çıktım. Şaka değil.
"Saatler biraz daha yavaş geçse veya günler uzasa neler yapacağım kim bilir?" dediğim zamanlar az değil.
İşi işte bırakıp kendime daha fazla zaman ayırmak çabalarımı artırmak, kafamdaki iş başlıklarından kurtulmak çabalarım olumlu sonuç verse de, yapmak istediklerim o kadar çok ki. Daha fazla zamana ihtiyacım var.
Zaman, istediğim sadece birazcık daha zaman...
Facebook'tan da mı bakmadın yani?
18 Ekim 2007
Hayat hızla geçip gidiyor. Önceleri, hayatla ilgili çok fazla derdim yokken diyelim, günler saatler geçip gidiyor derdim. Şimdi daha çok hayat geçip gidiyor sanki.
Bundan birkaç yıl öncesinde önümüzde yapılacak işler çoktu sanırım. Standart şeylerdi bunlar ama bir şekilde önümüze konuluyorlardı. İstesek de istememek elimizde olmasa da.
Askerlik vardı, okul bitmeliydi, arada master olsa iyi olurdu. Evlendin,
iş buldun mu tamam mı?
Eski arkadaşları arama ulaşma derdim vardı bir ara, eskiye dönme isteğimden kaynaklandığından şüphelenmiştim. Birkaç kişi de benzer sebepler olabileceği konusunda görüş bildirmişlerdi. Şimdi o işleri de facebook sağolsun halletti. Herkese ulaşabilir veya ulaşmış haldeyim. Ulaşamadıklarım için "arayacaktım ulaşamadım" diyenlere cevabım hazır artık "telefonumu kaybetttin, facebook'tan da mı bakamadın kardeşim?"
Cevap verebilen olur mu bilmem?
İşini tam ama eksik yapmak…
25 Haziran 2007
Birçok kişisel gelişim uzmanı, usta blogcu ve bildiğim birkaç Dış Ticaret Uzmanı dahi yazışmalarda Times New Roman gibi karakterler yerine Arial gibi gözü daha az yoran yazı karakterleri kullanmamızı tavsiye ediyor. Paragraflar arasında boşluk bırakmayı, yazıları sola yaslamayı, 10-12 punto karakterler kullanmayı öneriyorlar. Tabi ki herkes kendi konusuyla ilgili durumlara istinaden bunu söylüyor. Dış Ticaret Uzmanı dostlarımız yazışmalarımızda Arial kullanarak müşterilerimizi veya müşteri adaylarımızı sıkmadan ürünümüzü tanıtabileceğimizi, blogcu gurularda okuyucularımızın yazılarımızın sonuna kadar okunma ihtimallini artırabileceğimizi yazıp çiziyorlar.
Diğer bir önerileri de (en çok karşılaştığım) kısa ve öz olmak, uzun yazmayı seviyorsanız da okuyucuyu sıkmayan bir tarzınız olması gerektiğidir.
İnsanlara ister yazınızı okutmaya çalışın, ister bir ürün satmaya çalışın, içinde yaşadığımız dönemde (pek bi klasik sözdür ama, globalleşen dünya, teknoloji çağı) herkes bir ucundan pazarlamacı (iyi mi kötü mü?), evdeki çocuğunuz ve eşiniz bile neredeyse bir müşteriniz artık.
Hafta sonu söz verdiğiniz sahil kenarına kendimizi atalım kendimizi sözünü, aniden ortaya çıkan iş toplantısı yüzünden ertelemek için karınıza önceden güzel bir sürpriz yapmanızı (en basitinden bir çiçek alıp özür notu yazmayı falan) şimdiden akıl edemiyorsanız (ki bir süre sonra emin olun öğreneceksinizdir) başınız belada demektir. Aynı şekilde, en iyi müşterinize bir zam faksını geçmeden birkaç gün önce, bir yemeğe davet etmiş olmayı ve biraz sohbet etmiş olmayı birçok pazarlamacı gibi kafanızı masanıza vururken istemiş olabilirsiniz. Eminim birçok zaman, çocuğunuza yeni bir oyuncak arabayı almamanın yolu başka bir şey için söz vermekten geçiyordur.
Müşterileriniz içinde, çocuğunuz, eşiniz içinde hayatı kolaylaştıran, iyileştiren veya hayatı olduğundan biraz daha iyi gösteren, okuyucusunun gözünü yormayacak kadar Arial kullanan bir kişi olmak ve anlatmak istediğini en kısasından öz anlatan biri olmak işinizi tam ama eksik yapmamış olmaktır. Değil mi?
Karar Vermeyi Öğremek
05 Haziran 2007
Çoğumuz hayatımızı kendi rutinleri içinde sürdürdüğümüz için bir karar vermemiz gerektiği bir durumda veya karar veremediğimiz durumların sonunda bir eksiklik ya da fazlalık hissetmeden bir sonra ki karar verme aşamasına kendimizi geçmiş olarak buluruz.
İyi bir fiyata çok istediğiniz bir eşyayı bulduğunuzda, onu satın almaya karar verirken fazla düşünmezsiniz. Bu kararda bilinç altınızdaki doğrular ve yanlışlar zaten sizin adınıza karar vermiştir. Siz sadece hamle yaparsınız. Diğer taraftan bir sonra ki adımın belli olmadığı, bilinç altınızın elinde hazır cevapların bulunmadığı durumlarda; yani gün içinde yemek yerken, kırmızı ışıkta beklerken veya önemli bir toplantının tam ortasında karşınıza çıkan karar verme şansı veya zorunluluğu, geleceğiniz ile ilgili çok daha etkili değişikliklere sebep olabilecek sonuçlar doğurabilir.
Bu gibi durumlarda da sizin edindiğiniz tecrübeler değil belki ama, karar verme yeteneğiniz sizi ipten kurtaracaktır.
Çok şey bilmeniz bir işinize yaramayabilir. Ama doğru zamanda doğru kararı vermeyi öğrenebilirsiniz.
Birkaç ay önce bugün aynı saatler
22 Mayıs 2007
Ellerinde ne olduğunu anlayamadığım garip aletler taşıyan insanlar var ortalıkta gezinen. Onlar görünüşleriyle ve kıyafetleriyle çok farklılar. Diğerleri, onlara benzemeyenler, bir telaş içindeler. Sağa sola koşturuyorlar. Bağırıyorlar... Sanırım...
Ne söylediklerini pek anlamıyorum ama birkaç tanesi özellikle bana doğru bağırarak birşeyler anlatmaya çalışıyorlar, sanırım. Arkamda günneşin sıcaklığını hissediyorum, elimde bir silah, Rus yapımı ama ben hiç istifimi bozmuyorum, bozamıyorum. Güneş biraz daha fazla ısıtıyor şimdi. Kıpırdanmalar hissediyorum sağımda ama hiç bakmıyorum. Elimde bir silah var ama ben hiç hareket edemiyorum. Sanırım...
Biri, bir çocuk bana telaşla birşeyler anlatmaya çalışıyor, yüzü pek yabancı değil. Güneş artık doğrudan yüzüme vuruyor. Acıtıyor biraz gözlerimi açtırmıyor. Sırtım ise soğuk bir yere dayanmış gibi. Ne söylediğini anlamıyorum demek istiyorum ama sesim çıkmıyor. Sanırım...
Biraz daha fazla üşüyorum şimdi, yerde sırtüstü uzanmışım ama silahım hala elimde. Sırtım soğuk, birazda ıslak, yüzüne baktığım çocuğu göremiyorum artık, güneş gibi o da gözden kayboldu. Ses ve görüntü uzaklaşıyor artık benden gittikçe...
İnsan hayal gücünü kaybederse
11 Nisan 2007
Kapalı bir ortamda insanın algısının, kaba tabirle daha az çelineceğinden, gözünün önünde çeşitliliğin daha az olacağından dolayı hayal gücüne daha fazla başvurması gerekeceğini düşünmüştüm hep. Hapishanelerde yatan yazarların çok daha fazla eser ürettiklerini, daha içten, duygulu, etkileyici şiirler veya yazılar yazdıklarına dikkat etmiştim.
Diğer taraftan, insanın içinde bulunduğu ortama göre kendini şekillendirdiğine, değiştiğine, tavır aldığına inandığımdan, kendimi içinde bulunduğum ortamlara fazla kaptırmamaya, dikkat ettim hep elimden geldiğince.Topluluk halinde bir yerlerden tehlikeli atlayışlar yapmaya kalktığımızda bir ara durup (koyun veya sürü psikolojisine mi atlıyorum acaba sorusuyla gelen) 'bunu gerçekten yapmayı istiyor muyum acaba?' sorusuna bir cevap düşünmüş ve 'eh peki o zaman' deyip atlamış veya atlamamışımdır. Böylece bir taraflarımı kırdığımda, sınavlardan çaktığımda veya kırmızı ışıktan geçtiğimde hiç rahatsız olmadan, başka kimseyi üzmeden, kimseyi suçlamadan cezasına ve cefasına kendim katlanmışımdır.
Buralardan daha kolay nasıl yazılır?
14 Mart 2007
Duvarları Maviye Boyadım....
19 Eylül 2006
"...duvarları maviye boyadım...maviyi çok seversin..." "Haramiler" adlı grubun dillendirdiği güzel şarkılarının bir kısmıydı. Heyecanla ve şevkle duvarları boyarım, boyayacağım, çok eminim... şeklindeki saldırışlarımın ağrılarını çekiyorum iki gündür.
Gerçi maviye boyamadım bir duvarı kırmızı, diğerini griye boyadım. (Topu topu iki duvar. Shemsa çok beğendi. Ben ince işçilik kısımlarından biraz puan kırdım. Ama neticede oldu mu? Oldu. Salonda koltukların yeri değişsin, dolap burada daha hoş. Tut ucundan derken...
Pazartesi, hafif ağrılar başladı fazla hissetirmiyor. Yataktan kalkabiliyorum ama yürürken zorluk var. Geçer yarına...
Salı yataktan kalkamıyorum. Bel iptal, sağ bacak sol bacakla yan yana durduğunda sorun yok. Ama adım atma işlevini tam olarak yerine getiremiyor. Bacaklara "yürü" emri belden geçiyormuş. Yol arıza verince, işlev tamamen kaybolabiliyor.
Kısaca, yatarken kalkıp oturamıyorum, oturursam ayağa kalkamıyorum, biraz yürüdüm mü oturamıyorum. Dönme hareketinin tamamen gereksiz bir hareket olduğuna karar verdim.
Oniki Dev Adam moral bozarsa Bush ne Yapmaz?
30 AÄŸustos 2006
Sevgili Karalama Defteri okurları,
Kendimi tehlikeye atıp, şu Dünya kabadayısı Bush Amca hakkında atıp tutmak isterdim. Ama yapmayacağımdır. Bir anda anlamsız geldi. Neden diye sorarsanız kısaca şöyle anlatayım.
Şöyle ki, 12 Cesur Yürek Dev Adamın Arjantin karşısında aldığı yenilgi her ne kadar beklediğim bir şey olsa da biraz canımı sıkmıştı. Akşam işten yorgun gelmenin verdiği şapşallıkla da ortalıkta ne yapsam diye dolanıyordum. Yakın gelecekte ruh haliyetimi fazlaca etkileyeceğinden şüphelendiğim internet üzerindeki yaşantımın günlük okumalarını yapabilmek için sevgili bilgisayarımla engin "web" ortamında dolanmaya başladım.
Karşıma çıkan sitelerin bir tanesi Google ile yapılabilecek, benim gibilerin can sıkıntısına bir nebze fayda sağlayacakadı " Google ile kendini eylebileceğin 55 yol" gibi bir şey olan bir kitaba rastladım. Kendileri şu tarafta.
Orada anlatılan mevzulardan biri şöyledi: Efendim işte Google'a girdiğinizde, adınızı yazdığınızda yanına "is" ekleyiverirseniz, sizinle ilgili, sitelerde yayınlanmış olan bazı yorumlara ulaşırsınız demiş. Tabi hepimiz ingilizce yaşıyoruz ya bu hayatı, kitabı hazırlayan arkadaşlar bizi pek KL almamış. Sonuçta biri "Zafer hıyarın tekidir" gibi bir şey demek istediğinde "Zafer is an idiot" tarzında cümleler kurmuyor. Hal böyle olunca Google'da türkçe cümlelerle "bilgi"ye ulaşmakta biraz problem yaşamak gayet doğal gözüküyor. Bu konuyla ilgili de ilginç bir şey okumak isterseniz sizi Moleschino'ya şu taraftan alayım.
Neyse baktım kimin hıyar olduğunu Google'dan öğrenemeyeceğim. En bildiğim hıyar kimdir diye düşündüm.
Çok fazla düşünmeden aklıma "Bush is" yazıp Google'da aramak geldi. Beklediğim hakkında en sağlam eleştirilerin bulunduğu sitelerin dökülmesiydi. Sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Adam akıllı bir şey beklerken ilk sırada ne akıldan eser olan, ne de adam gibi bir şey barındıran "Bushislord" adlı site çıktı karşıma. Ben de bu Amerikalıların akıllacağı konusunda ümidimi kestim kısacası. Adama her şey denebilir kurtarıcı, kral, başkan, akıllı, akılsız anlarım ama aziz veya mesih gibi bir yakıştırma duyacağım hiç aklıma gelmezdi.
BoÅŸ
03 AÄŸustos 2006
Onu yaz, bunu yaz
her ÅŸeyi yaz
hepsi boÅŸ deÄŸil mi?
sonuçta;
yaptım,
sevindik.
kırıldı,
üzüldük.
öldü,
hüzünlendik.
sıkıldık
başladım,
sıkıldım
bıraktım.
Hep aynı şeyler değil mi?
hadi bakalım şimdi de başka bir soru takıldı yine kafama...
24 Temmuz 2006
Bir önceki sorumla ilgili beni aydınlatan herkese çok teşekkürler.
Ofiste çalışırken çalışmaktan sıkıldığım anlarda böyle sorular aklıma takılıyor ve ben kalakalıyorum. Hadiii sonra bul bakalım bulabilirsen. Bazen dayanamayıp ofistekilere de soruyorum ama çok değil.
Mesela en son çocukken birbirimize kavga anında söylediğimiz lafları bulmaya çalıştık. Hani o daha küfür öğrenilmemiştir(erkekler için) ya da kızlar zaten küfür etmez pek ve daha sık kullanırlar ya, onlardan. O cümlelerden de sadece "kendi diyen kendi olur" u hatırlayabildim ama bunun gibi bir sürü vardı hatırlıyorum ama ne olduklarını çıkaramıyorum.
Kahve üzerine,
21 Temmuz 2006
Yazdıklarımı karıştırıyordum.
Kahve, kafein falan sarmıştım bir ara moleschino'ya bir, iki yazı yazmıştım.
Kafeinman sayılırım, hakkını vermek istemiştim.
Yazdıklarımdan bir kaç not:
Kafein içeren içecekler kullanım sıklığı açısından nikotin ve alkolü geride bırakan dünyanın en eski uyarıcı maddesi.
Makul miktarlarda alındığında insanda tepki hızının artmasına, uyanık kalmaya ve ruh halinin düzelmesine katkı da bulunuyormuş. Kafeinin etkiside kana karıştıktan bir saat sonra ortaya çıkıyormuş.
Bir de Finlandiya'da kişi başı 145 gram/yıl kafein tüketiliyor ortalama. Finlandiyalılar kişi başına düşen miktarlara bakıldığında en çok kafein tüketen toplum.
Avrupa'ya kahveyi Osmanlılar getirmiş. Hem de elleriyle, sırtlarında, arabalarında her neyse. Viyana kuşatmasından sonra geri çekilen Osmanlı ordusunun geride bıraktıkları ıvır zıvırları toplayan halk, çuvallar dolusu kahvenin ne olduğunu anlamamışlar, bir kısmını yakmışlar. Osmanlı tarafından kaçan bir Polonyalı farketmiş, toplamış kahveleri ve Viyananın ilk kahvecisi olmuş.
Polonyalının torunları ne iş yapar şimdi bilmiyorum ama Starbucks'ın sahipleriyle bir akrabalık hoş olabilirdi. Sadece 35 ülkede satış yapmasına rağmen 8500'ü aşkın bayileri var ve her iş günü 4 yeni dükkan açıyorlarmış. Yakında bizim mutfağa da açabilirler, sorun olmaz.
EĞİTSEL KOLLAR
20 Temmuz 2006
Ya, ilkokulda kollar vardı neydi onlar?
Beslenme kolu, kitap kolu, sağlık kolu...bu kadar hatırlayabildim. Daha bilen var mı?
Kendime Notlar...
17 Temmuz 2006
Sayfaya bakınca bu aralar ne kadar boşladığımı farkettim. Olur böyle şeyler demek geliyor içimden.
Sebep = sıkılmak,
neden = her ÅŸeyden.
sebep = neden
sıkılmak = herşeyden
Neyse boş şeyleri geçelim. Başımda bir tez belası var. Öyle böyle değil. Tüm enerjimi aldı götürdü sanki benden.
Cristiano Ronaldo, Ikea ve Çok Para Kazanmanın Yolları
26 Haziran 2006
Hafta sonu ÅŸehir dışında aile saadeti, sessizlik gibi kavramlarla, daha yemek gibi yemeklerle ve daha meyve gibi meyvelerle kendimize özel kürler uyguladıktan sonra çok geç saatlere kalmadan İstanbul’a attık kendimizi.
Karaya İstanbul tarafında ayak basar basmaz. Havanın daha boğucu, trafiğin daha çekilmez olacağını zaten bekliyorduk. Ve şaşırtan şekilde fazla trafik kaosu yaşamadan haftalar öncesinden planlanan IKEA uğramamızı da gerçekleştirdik.
Her şey planlı ve seri bir şekilde hal edildi. Balkona masa bulundu. Koridora uygun halı, kilim neyse adı ondan temin edildi. İsveç usulü köfteler yendi. Sosuna Türk usulü ekmek banıldı ve sakince eve gelindi. Balkon düzenlendi. Aşağıya saksı düşürüldü. Kimse yaralanmadı.
Gecenin bana göre heyecanı Portekiz-Hollanda maçıydı. İzlemekten zevk aldığım genç oyuncu Cristiano Ronaldo'yu Hollandalı futbolcu arkadaşlar düzenli bir şekilde sırayla tekmeleyip sakatlanmasına sebep olunca adamcağız da gözyaşları içinde sahayı terk etti tabi. Futbol böyle bir şey işte. Oynayamıyorsan oynatmama! bazen bir taktik olabiliyor. Bol bol kart gösterilen heyecanlı bir maçtı işte.
Bizim tarafımıza gelince, Türkiye, Dünya Kupası’na katılamayınca bizim futbolsever insanlarımıza baÅŸka heyecanlar aramak düştü geçtiÄŸimiz hafta. Fenerlilere BoÄŸaz köprüsündeki Galatasaray bayrağını ısrarla indirme çabasına girmek, Galatasaraylılara sürekli yeni bayrak hazırlamak, diÄŸerlerine de tatile çıkmak yolu kaldı.
Büyük bir çoğunluk ise benim gibi maçları izleyip, haftaya en hasarsız nasıl başlarız hesaplarına daldı.
Bayraklar yakıla dursun, Dünya Kupası heyecanı tam gaz devam ede dursun, bize de bu hafta Salı’dan Pazar’a tempolu bir fuar gözüküyor. Bu arada okuma fırsatı bulduÄŸum hani 10 adımda adım atmanın yolları tarzı kitapların yazarlarından Jeffrey J. Fox’un “Küçük İşlerle Büyük Para Kazanmanın Yolları” adlı kitabından aklımda kalanları belirtmek isterim. Eldeki parayı mı harcatma niyetinde yoksa bize para mı kazandıracak tam emin olamadığım bazı önerileri şöyle:
*İlk şart: Müşteri bulun (biz de hep nereden başlayacağımızı bilemedik şimdiye kadar)
*İşe öncelikle satış elemanı alın(benim de üst yönetimden sürekli talebim yeni elemanlar)
*Latince kesinlikle ölü bir dil değildir (biz İngilizce, almanca ve Arapça tercih sebebidir modundayız hala)
*ev ofislerde çalışmayın (benim hep hayalimdi patron bunu okursa suya düşecek)
*bedelini daima isteyin(benim karım bunu çoktan çözdü diyenleri duyabiliyorum)
*ürün değil para satın (paradan para kazanmak diye buna denir, ama kesinlikle bunu kastetmiyor)
*Hiçbir işi geri çevirmeyin(Asla!)
*Kaldıracın gücünü kullanın(Ah, ah eski yunanlılar bunlar hep sizin suçunuz)
*Asla nakitsiz kalmayın( ay sonunda söylenecek laf mı?)
*İşletme sahibi Patron değildir!!!( Sakın duymasın kim patron gösterir valla)
*Israrcı olun (kadınlarda deneyin başarılı olursa işinizde uygularsınız)
*Anında not alın (bak biz hep bundan bahsediyoruz “insanlığın akıl defteri” Moleschino)
*500 adet bayram kartı imzala ( gidiyorum ben....
Dünya Kupası Almanya 2006 vs 6 haziran felaket tellallığı
09 Haziran 2006
Futbol hakkında pek fazla yazmaya meraklı olmasam da tarihi bir olay olduÄŸu konusunda hemfikirim bir çok kiÅŸiyle. “Türkiye’nin katılmadığı bir Dünya Kupasını neyleyeyim” derseniz size de hak veririm. DoÄŸduÄŸum ülkede oynanacak maçları iÅŸ dolayısıyla evden bile seyredememe ihtimalimin olması kaderin bana baÅŸka bir cilvesi olsa gerek.
Ben yine de maç programlarını, grup listelerini vs. dokümanlarımı hazırladım, akÅŸam maç saatinde (19:00’da) evde olmayı umut ediyorum artık. Bi heyecan, bir sevinç anlatamam.
Dünya Kupasını yerinde izleyen birçok kişinin blogundan güncel bilgilere ulaşılabileceğiz. Birkaç tanesini incelediğimde BBC farkı yine dikkatimden kaçmadı.
GüneÅŸ tutulması sebebiyle olacağı iddia edilen depremlerden yırttıktan sonra, 6 Haziran 2006 (06.06.06) tarihi ile ilgili felaket tellallığı yapanlar, kıyametin kopacağından emin olanlar derken o günü de kazasız belasız atlattık galiba. Özellikle Amerika’da 6 Haziran tarihinde sezaryen randevusu olan anne adaylarının randevularını iptal ettirdiklerini okudum bir yerde. Olayı ciddiye alanlar olduÄŸu kadar (Slayer konser turnesine 6 Haziran’da baÅŸlamış mesela). DoÄŸan çocuklarına deccal ismini verenler bile olmuÅŸ. Åžeytanın aklına ne tür ÅŸeytanlıklar geleceÄŸi belli olmaz tabi. O da kupa finalinin sonucunu bekliyor olabilir.
Haberturk sayfasına da şöyle yansımıştı.
“İncil'de ÅŸeytanı temsil eden "666" sayısını çaÄŸrıştıran 6 Haziran 2006 da (06.06.06) Amerika'da panik yarattı. Halk kötü ÅŸeyler olacağından korkarken, olası ÅŸiddet olaylarının önlenmesi için polis ÅŸimdiden önlem alınmaya baÅŸladı. 6 Haziran'ın istenmeyen bazı olayları tetikleyebileceÄŸini söyleyen yetkililer, bazı grup ve örgütlerin eylemlere veya ÅŸiddet olaylarına kalkışmalarından endiÅŸeleniyor.”

