Bahardan bir gün ve Bir Defterden -Melih Cevdet Anday
24 Şubat 2008
Hava bahardan bir çalıntı sanki...
Geçen haftasonunu İstanbullular olarak tipi, soğuk, kar ve her nevi hava koşulu sebebiyle evde geçirdiğimizden dolayı olsa gerek, kimsenin evde tıkılıp kalmak bir arzusu olacağını zannetmiyorum.
Bu sözleri kendi kendime tekrarlayıp kendimi dışarı atmanın yollarını arıyorum.
Dün kitapevinin birinde yeni çıkmış yayınlar arasında rastladığım Melih Cevdet Anday'ın Eylül 1976- Şubat 1979 tarihleri arasında tuttuğu günlüğünü okumaktayım sabahtan beri.
Eşi Suna Anday'dan "Bir Defterden" ismiyle yayınlanmasını istemiş. Sevengül Sönmez de yayına hazırlamış. Everest Yayınları tarafından basılarak kitapçılarda yerini almış. 79 sayfa kitapçıda fiyatı 8 ytl, ideefixe'de 5,60.
Felsefi Bir Soruşturma, Philip Kerr
02 Aralık 2007
"Her zaman kafalarına ateş ederim, sadece işimi sağlama bağlamak için değil. Çünkü bence bütün sorunun başladığı yer kafadır; onların ve benim kafam."
Üstünden 15 yıla yakın bir süre geçtikten sonra bile hala en iyi hatırladığım kitaplardan biridir, "Felsefi Bir Soruşturma". Hala düzenlenmesini bitiremediğim kütüphanemde bulmam da zor olmadı. Kitabın çok iyi olmasından mıdır? Benim cinayet romanlarına olan özel ilgimden mi kaynaklanıyor bilemiyorum ama aklımda uzun zamandır bu kitap hakkında yazmak vardı.
Belki okuyan bir çok kişi de aynı etkiyi yaratmasa da benim "en"lerimden biridir bu. İngiliz yazar Philip Kerr'in (1, 2) 1992'de yayınlanan orijinal adı "A Philosophical Investigation" olan kitabın baş kahramanı tabi ki bir detektifti yine...
Genelde cinayet romanlarında erkek hegomonyasında olan detektifçilik rollerinde bu kitapta bir kadın vardı.
2010'lu yıllarda genetik bilimi ilerlemiş, insanların gen haritaları çıkarılmış hatta saldırı suçlarına yatkınlık sağladığı tespit edilen genler bulunmuştur. Avrupa Topluluğunca alınan kararla başlatılan Lombroso Programı kapsamında şiddet suçuna yatkınlığı bulunan insanlar genetik olarak tespit edilmiştir. Gizli bilgi bankalarında saklanan bu bilgiler ışığında bu kişilere ünlü felsefecilerin isimleri kod olarak verilmiş ve bu kişiler gizlice gözlem altında tutulmaktadırlar.
Olayların çetrefilleşmesi, Wittgenstein'in adını ve düşünce biçimini örnek alan katilin kendi düşünceleriyle, hesaplaşmalarıyla, çatışma içinde olduğu düşünürlerin fikirleriyle kafasında tartışmaya başlamakta ve daha sonra fikirlerini "beğenmediği" felsefecilerin isimlerinin verildiği "müstakbel suçlulurı" ortadan kaldırmasıyla da düşüncelerini başka bir boyuta taşınmaktadır artık.
Sonuç olarak, bir yerlerde bulabilirseniz eğer okuyun derim.
Kendi kendine yeterli olmak veya kendinin CEO'su olmak
10 Temmuz 2007
Geçenlerde elime geçen "Kendinizin CEO'su Olun" kitabında da yazar Susan Bulkeley Butler (anlatıldığına göre çok başarılıymış) sıkça bahsettiği bir nokta "kaçınılmaz olan değişimdir" lafı...
İtiraz olmayacak bir nokta tabi. Sonra da ağır darbeyi indiriyor Butler, "olayların sizin için gelişmesine izin verin, sizin başınıza gelmesine değil."
Son dönemlerde en çok önerilen ve en popüler kavramlardan biri değişim, düsturlardan biri de değişime ayak uydurmak gerekliliği veya hızla ilerleyen gelişim trenini kaçırmamak...
Değiştiğini iddia eden Başbakan oluyor, CEO neden olmasın.
Herşeyin hızla değiştiği ve bu değişimin ilerleme sayıldığı bir zamanda, yapılması gereken işlerin başında, değişimin peşinden koşmak değil ona ön ayak olmak, işlerin sizin için gelişmesini sağlamak geliyor.
İşinizde veya özel yaşantınızda karşılaşabileceğiniz her türlü olumsuzluk hayatınızın bundan sonrasında, size ve çevrenizdekilere faydalı olabilecek fırsatlara dönüştürülebilir.
Bu gerçeği kabullenerek, yaşamınızdaki olayların akışının size yön vermesi yerine siz olaylara yön verebilir, gerekli durumlarda doğru kararlar alarak (bkz. karar vermeyi öğrenmek) önünüze çıkan fırsatların sayısını ve kalitesini artırabilirsiniz.
Görüldüğü üzere formül basit gibi. Yönetilme yönet, takip eden değil edilen ol, boğulacaksan büyük denizde boğul...
Kendinizi hayatın akışına bırakmak (ki bunu yapmanın ne kadar keyifli, istenilen bir şey olduğunun farkındayım ama aslında) dümeni kitlenmiş boğazdan geçen tankerler gibi nereye gideceğini bilemeden, bilinçsizce akıntıyla sürüklenmeye benziyor.
Geminin kaptanı olmak ve dümeni kontrol altına almak gerekli sanki artık...
BU NE HIZ
20 Mart 2007
Bir hayaller kurdum,bir hayaller kurdum; yok yine Ege'den devam mı etsek tatile 3 yıl önce kaldığımız yerden yok bu sefer hiç görmediğim Antalya-Kaş ya da Dalyan mı yapsak?
Kitabın giriş yazısı tam Zoti ile bizim tatil anlayışımızı yansıtıyordu. Okurken kendimi evet evet evet ! Oh Allah'ım ne kadar mes'udum! derken buldum :) Diyorlar ki;
"Beş yıldızlı otellerden hoşlanmıyoruz! .............Tek tip ruhsuz odalardan, bin kişinin aynı anda yemek yediği restoranlardan, birbirinin eşi açık büfelerden, sanayi tipi kahvaltılardan, klor kokulu havuzlardan, bir örnek kesilmiş çimlerden, profesyonel animatörlerden, üniforma giydirilmiş garsonlardan....
Kendimizi olağan dışı bir ev sahibinin özel misafiri gibi hissettiğimiz yerlerde daha mutlu olduk. .......Kahvaltıda ev yapımı bergamot reçelini, bahçede yıllar boyu harcanmış bir sevgi ve emeğin izlerini aradık....... diye devam ediyor yazı.
Biz de Zoti ile geçen sene 19 Mayıs'ta buna benzer bir tatilcik ( 2 güne tatil denmez kanımca ayıp!) yaşadık. Ayvalık'ta tamamen benim internette yaptığım araştırmalara dayanan bir yere hasbel kader kalmaya gittik. Aklımda kalan, evin güzel rum mimarisi ve ne yersek yiyelim midemizin bozulmamasıydı. Orada Ayvalık'ın merkezinde Liman Lokantası'nda yediğimiz balık ve mezelerin tadını da unutamam. Bir insan iki günde 3 kilo alıp döner mi ki benim gibi az yemek yiyen birisi.
Aklımız sanırım ikimizin de o tatilde kaldı ve biz biraz da böyle şehir gezmeyi falan seviyoruz. Öyle yatalım dinlenelim, sağdan sola dönerken düşünelim pek bize göre değil. Tabi ağır hiperaktif de değiliz. Yani hem dinlenelim, hem yüzelim ( Zoti size minimum hareket ederek nasıl yüzülür göstersin, kendisinin uzmanlık alanı.), çevrede güzel şirin yerler varsa eziyet çekmeden, yorulmadan keyifli keyifli görüp öğrenelim.
Bu kitap da öyle bir kitap. Bir sürü keyifli yer var anlatılan. İçine bir de bir bira markasının şişelerinden oluşan yapışkanlı işaretleme koymuşlar. Kitaba karşıdan bakıldığında bir kasa birayı kitabın arasına koymuşsun gibi duruyor. Hoş oldu.
Seçtiğim yerleri kısaca özetlersek;
EGE- Nişanyan'ların kendi otelleri var Şirince'de, Nişanyan Hotel.
Oraya geçerken uğrasak diyorum çünkü tüm tatilde sıkılırız gibi geliyor. Sıkılmaya da biliriz. Belki güzeldir. Akşamları keyiflidir falan. Tez yaparken danışman hocam bana bir meyve şarabı ikram etmişti, Şirince'den almışlardı. Ben görgüsüzlük edip tüm şişeyi bitirivermiştim. Kadıncağız sesini çıkaramamıştı. Ben süper çakırkeyf, midemde en ufak rahatsızlık yok. Belki onlardan alırız.Bu aralar bir de Bodrum-Torba'yı da görmek ister oldum. Ali Poyrazoğlu kitabında çok keyifli anlatmış çünkü ama kitapta sadece bir yer var orada bulunan ve bana pahalı geldi. Kitaptan değilse bile buradan okuyabilirsiniz.
Sonra, sezon dışı gideceğimiz için normalde vıcık vıcık insan kaynayan Göltürkbükü 'nün asıl keyfine de varabiliriz. Zaten yazlık yerlerin en güzel hali herkes gittikten sonra başlar. Kitapta yine bir yer var beğendiğim ama kader, orası da pahalı!
AKDENİZ -
Tamamen kitaptaki fotoğraflarına ve mimarisine vurulduğum gerisi hakkında hiç fikrim olmayan bir yer var Kalkan'da; Fidanka Hotel diye. Fiyatı da uygun ama burası için de ulaşım beni düşündürüyor çünkü 14-15 saat otobüsle yolculuk edip, her yerimi ağrıtıp ayaklarımın şişliğinin inmesini bir gün beklemek fikri çok hoş gelmiyor. Nefret ederim ben öööle yarım gün otobüs yolculuklarından.
Sonra Kaş var. İşyerinden bir arkadaşım şiddetle tavsiye ediyor. Girdim baktım internetten fiyatları da çok uygun. Nur Hotel varmış kalınası bir yer olan. Kaş'ta 12 ay turizm varmış yani sezon dışı diye bir olay yok. Sonra bir sürü turlar varmış günü birlik. Koy koy gezdiren. Hatta dalmaya bile gidiyormuşsun. Benim ödüm kopar ama çok kafam kızarsa onu da yapabilirim. Zoti'de yaparsa tabi. Burası da güzel bir deneyim olabilir. Belki biz de Çiğdem gibi oranın müdavimi olabiliriz.
Son olarak da İbeking'in tavsiyesi Arkadia var. Çoook sakin. Bilmem Zoti öyle bir yer ister mi, Nirvana'ya ermek, hayatın anlamını düşünmek, sabah erken öttü diye horoz kovalamak...falan. Bu aralar bana her yer Paris yeter ki deniz olsun.Orhan Pamuk Nobel Ödülü almış, bakın şu işe...
12 Ekim 2006
Orhan Pamuk Nobel ödülünü almış. Vatana, millete hayırlı olsun. Yan yana uymadı bu cümleler sanki.
Neyse tebrik etmek lazım. "Sözde" Ermeni Soykırımını yasalaştıran Fransızları da tebrik etmek lazım. Ne kadar üst üste geldi. Pek bi ilginç oldu doğrusu.
70 bin Ermeni vatandaşı Türkiye'de kaçak yaşamaya çalışıyormuş onu öğrendim geçenlerde. Meclis'te birileri onları sınırdışı edelim demiş misilleme olarak. Birisi Cezayir'de Fransızlar soykırım yaptı bizde onunla ilgili bir yasa teklifi verelim diye düşünmüş. Cezayir bağımsızlığını ilan ettiğinde tanımayan, çekimser oy kullanan bir ülkenin milletvekili olarak. Cezayirliler yine de sevinmiş.
Ne alaka demeyin; garip bir dönemdeyiz. Biz "düşünce özgürlüğünden" sabıkalıyken bize akıl öğreten Fransa'nın yaptığı mı?, bizimkilerin yaptığı mı?, Soykırım tartışmalarında önde giden Orhan Pamuk'un Nobel alması mı? Bizim bu durumda tebrik mi etsek, eleştirsek mi diye sürümceme de kalmamız mı?
" Teknoloji Kimin Umurunda " Çıktı..!
06 Mayıs 2006

Altı Üstü Tasarım sayfasının yazarı Mehmet Doğan'ın merakla beklenen ilk kitapı raflarda yerini aldı sonunda. Merakla beklediğimiz kitap ile ilgili Mehmet Doğan'ın hazırladığı sayfaya bakabilir. Siparişlerinizi de İdeefixe üzerinden verebilirsiniz.
"...Ülkemizin birinci kuşaktan web profesyoneli Mehmet Doğan en güzel yazılarını sizin için derledi. Tümü http://www.unbf.ca/altiustu adresindeki 100 den fazla makalenin titizce seçiminden oluşan "Teknoloji Kimin Umurunda" kitabı, iş ve gündelik hayatın rutininde gözden kaçmış ya da bizatihi unutmak istediğimiz ayıntılardan; "Türkçe" düşünülememiş, düşünülmüşse de yazılamamış cesurca sorulardan ve bu sorulara yerinde ve tam zamanında verilen yanıtlardan oluşuyor.
Mehmet Doğan'ın perspektifinden "Teknoloji Kimin Umurunda", okuyucuyu, yeni bir "iş etiği" ve "estetiği" konusunda düşünmeye zorluyor ve "kullanıcı merkezli düşünce"nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; "müşteri" diye adlandırdırılan "zavallının" satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor.
3 Rakam Metodu gibi zihin açıcı bir kavramı dilimize kazandıran Mehmet Doğan kitabında, sektörümüzle ilgili, başarı ve başarısızlıklarımızla bulunduğumuz alanda sınırlarımızı zorlayacağımız küçük ama etkili "tüyo"lar veriyor... Murat K. Girgin"
"Ne güzel günlermiş?"
29 Haziran 2005

Son günlerde kafam biraz karışık. Sağlı sollu kuşatılmış vaziyette hissediyorum kendimi. Havalar ısındıkça ve günler uzadıkça benim bu dertli halim inadına artıyor. Bizimkinin tez telaşı, jüri fobisi son haddede. Konu mimarlık olunca fazla ahkam kesemiyorum tabi. Neyse birkaç gün içinde (tez jürisi olumlu karar verirse tabi) bu sıkıntılarda bir takım azalmalar bekliyorum artık. Genelde, böyle sıkıntılı ve bir o kadar da zor günlerde, gelecekte bu günleri gülerek hatırlayacağımı kendi kendime tekrar eder dururum. Güzel şeylerden bahseden şarkılara ve kitaplara sararım biraz. Bu aralar kendisi aslında mimar olan rakı içmenin erbaplarından, seksenli yaşlarına rağmen hala delikanlı en alemci insanı Aydın Boysan’ın “Ne Güzel Günlermiş!” kitabı bahsettiğim güzel şeylerden biri. Yapı Kredi Yayınlarından çıkmış bu kitapta “siyasetten müziğe, gündelik hayattan uzay ve evrene uzanan geniş ilgi alanı içinde” birbirinden farklı birçok konuda mizahi yorumuyla yazılarını toplanmış. Üşenmeyin okuyun.
“…Lütfen inanınız ki şimdi size, rüyada gördüğüm bir ülkeyi anlatmayacağım. Böyle bir ülke var. Milletvekilli sayısı: 15. Hepsinin başka ciddi işi var. Gerektikçe toplanıyorlar. Maaş vs. gibi, herhangi bir karşılık almıyorlar. Topu topu, 5 bakan ve görevli… Hem de ikisi tam gün, üçü yarım gün çalışıyor. Polis sayısı 37 . Hapishane boş. Yıllık gelir kişi başı 20 bin doların çok üstünde.
Bu bilgi, eski not kağıtlarının arasından çıkıverdi. Gerçek bu! Liechtenstein burası!.
Politik mizahın güzelliği, gerçeklerden doğuyor… Çirkinliği de.”


