Yasam etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
Yasam etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Ece bebek el bebek gül bebek

10 Mayıs 2008


Bu günün en önemli olayı bizim için sevgili üstertuna ve Burcu'nun kızları Ece'nin dünyaya gözlerini açmasıydı. Ece'ye yol açın...

Yazan Zafer Karkaç 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  

1 Mayıs Taksim'e Yasak

01 Mayıs 2008

Fotoğrafı flickr'da rita vita finzi kişisine ait.

Türkiye 1 Mayıs'a hızlı girdi. Sabah işine okuluna bir çok kişi daha ulaşamadan Şişli'de ortalık biraz karışmış.

Taksim'de gösteri yasağının sebebi olarak zamanında şehrin merkezi olması ve sekteye uğramaması gerektiği gösterilirken, Taksim'de neredeyse sokağa çıkma yasağı uygulanacak. Metro'nun Mecidiyeköy Taksim arası kapatılırken Deniz ulaşımında bir çok sefer iptal edilmiş bugün.

Fatih Sultan Mehmet köprüsünde Anadolu Avrupa geçişi istikametinde açılan ek şerit bile açılmamıştı bu sabah. Trafikte yoğunluk erken başladı doğal olarak. Dubaları dizen arkadaşlar da eyleme katılmaya gitmiş olabilirler.

Yazan Zafer Karkaç 1 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  

Günlük olsun bizim olsun...

20 Nisan 2008

Haftasonları özellikle Pazar günleri daha fazla blog girdisi olduğuna dair bir yazı okumuştum bir yerlerde. Bunu kendim gözlemlemedim ama doğru olması olası gibi geliyor bana çünkü ben de genelde haftasonları yazabiliyorum.

Ancak son zamanlarda yine program dışı kaldığım durumlar fazlaca olduğundan istediğim konularda bir şeyler yazamıyorum.

Neler olduğundan bahsedersek kısaca bir blog girdisi çıkartabiliriz sanırım.

Geçen gece bir çatırtıyla oturduğum koltuktan fırladım. Holün yerdeki seramikler bir anda kalk gidelim demiş olacaklar ki, gürültüyle kabarıverdiler. Dolayısıyla cumartesi günü itibariyle holümüzde yeni seramiklerimiz yatıyor. Ev toz içinde ancak bahse değer görmüyorum.

Pazar günümüzü de toz almaya ve cadde turuna ayırdıktan sonra anlamsız alışverişlerimizi de yapıp mutlu yuvamıza döndük.

Küçük odayı yeniden dekore etmeye çalışıyoruz. Televizyon odası veya çalışma odası denebilecek bir hale getireceğiz umarım. En ekonomik yöntemlerle bile bir masraf kaynağı olacağı kesin.

Blog Ödülleri 2008 yarışmasına Kişisel kategorisinden kaydımızı yaptım. Oylama usülü yapılacak yarışmadan derece konusunda pek fazla ümidimiz olmasa da güzel bir çalışma olmasından ve ekibe destek olma isteğimizden katılmak istedik. Moelschino olarak da katılıyoruz. Madalyalarımızla fotoğraf çektirip duvara asarız artık.

Twitter olayına da ufaktan başladım artık. Sağ alt tarafta eklediklerimi de görebilirsiniz.

Yazan Zafer Karkaç 2 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  

Günlük Tadında...

25 Mart 2008

Günlük tadında olsun bu sefer...

Shemsa Avrupa'yı kısa yollu bi keşfedip geldi. Yazacağım diyor yazmıyor hala...

Bu arada biz fabrikanın tadilat boya işlerine boğulduk. Elime fırçayı alıp girişmemek için zor tuttum kendimi. Bundan önceki hayatımda boyacıydım sanırım.

İlhan Selçuk'u gözaltına aldılar. Suçsuzdu demeden önce "bu yaşta adam gözaltına alınır mı?" dediler garibime gitti.

Şirketin web sitesi yenileme olayı bir paradoksa dönüştü. Girdap yaptı, içine beni çekiyor.

Pazar Yalova'daydım. Dağ bayır kuş sesini özlemişim. Kirazlar çiçek açmış. Fotoğraf çektim durdum. Sümüklü böcekleri yarıştırdık. Kediyle güreştik. Mangal yaktık. 3-4 kg aldık geldik. İstanbul'da kalma süremle ilgili hedefleri tekrar gözden geçirme gereği duydum.

Sahra çölünden gelen (sahra'da çöl demek ya neyse) kumları soluyoruz iki gündür. Gökten çamur yağıyor ikide bir yağmur niyetine. Araba leş vaziyette, benim alerji azmış, boğazım şiş, gıcık yapıyor.

Sahra'dan gelen toz bulutları Türkiye üstünde yayılır, kıyı şeritlerinde toprağa çöker. Bu tozlardan sebep üreyen bakteriler ölünce ortaya çıkan gazlar bulutların yoğunlaşmasına sebep olur. Bundan sebep sağlam yağmur yağar. Demedi demeyin.

Akşam çıkan lodos fırtınasından sabaha kadar uyayamadım. Sitede balkonlarda ne varsa sabah yerlerdeydi. Bazı yerlerde çatılar uçmuş vs.

-Bitti-

Yazan Zafer Karkaç 0 yorum  

Yollarda...

13 Mart 2008

 

  Fotoğraf flickr'da tommycinti kişisine ait...

Uzun yolculuklar adamı yorar. Bazen hayatından bezdirir. Nereden çıktı nasıl oldu da ben bu kararı verdim diye kendi kendine kızan insanların suratlarıdır dolmuşlarda otobüslerde gördükleriniz.

İşe gidip gelmeleri uzun yolculuktan saymazsınız başlarda ama bir süre sonra kafanıza dank eder bir şeyler. Günde 2-3 saatin yollarda harcanmasının hayatınızdan ne kadar götürdüğünü hesapladığınızda rakamlar size oyun yapıyormuş gibi gelse de günleriniz yollarda geçiyordur her ay.

Yazan Zafer Karkaç 1 yorum  

Katkı Maddelerinin Hayatımıza Kaktıkları...

05 Mart 2008

   Fotoğraf flickr'da zuhtu kişisine ait...

Annem çocukluğum boyunca pazı yemeğini bana ıspanak diye yedirmiş.
Pazı yemeği yaptığında ısrarla redettiğimden olsa gerek bizim evde adı ıspanak olarak değişmiş.

Ispanak niye severdim diye düşünüyorum. Temel Reis buna sebepti herhalde. Annemden özellikle ıspanak konservesi isterdim ama bu yaşıma geldim konservesini görmedim hala. Bu da iyi bir şey olsa gerek ıspanağı pazardan manavdan taze olarak alabilmek.

Aynı şansım başlarda balık konusunda da yoktu sanırım. Çocukluğumun bir döneminin geçtiği ülke ve kent deniz, göl veya nehir gibi yerle alakasız olunca, balığında hep dondurulmuş ve pane versiyonlarını gördüm hep masada. Türkiye'de hatırlıyorum sadece balığı bir bütün olarak gördüğümü.

Yaşadığımız iklim ve coğrafya zevklerimizi ve alışkanlıklarımızı şekillendiriyor. Aristo mükemmellik tek bir davranış değil alışkanlıklardır gibisinden bir laf etmiş zamanında. Bu durumda iklim ve yaşadığımız coğrafya mükemmellik anlayışımızı da şekillendiriyor diyebiliriz.

Yemek zevkiniz veya yemek kültürü denince, yediklerimizin buzdolabımıza giren yiyeceklerin, çocukken bulamadığımız görmediğimiz yiyeceklerin eve nasıl gelebildiğine baktığınız zaman konu daha da karmaşıklaşıyor denebilir.

Sorun, balıkların benim masama bir bütün olarak denizden çıktığı gibi nasıl geldiği ve bozulmadan uzun süre nasıl saklandığını düşünürken karşımıza çıkıyor.

Balık veya markette raflardaki diğer ürünler. Süt, çikolata ve diğerleri renk, koku ve tat olarak nasıl bu kadar "iyi" olabiliyorlar.

Organik tarım diye yeni moda kavramlar çokca konuşulmaya başlandığını görüyorsunuz herhalde.

Organik tarım için en elverişli arazilerin ülkemizde Suriye sınırındaki mayınlı alanlar olduğuna dair bir yazı okumuştum geçenlerde. Mayınları temizleyip organik tarım için kullanmak için sırada bekleyen İsrailli firmalar varmış.

Organik tarım sınırların kalkması için bir vesile olabilir mi acaba?

Yazan Zafer Karkaç 2 yorum  

Bahardan bir gün ve Bir Defterden -Melih Cevdet Anday

24 Şubat 2008

Hava bahardan bir çalıntı sanki...

Geçen haftasonunu İstanbullular olarak tipi, soğuk, kar ve her nevi hava koşulu sebebiyle evde geçirdiğimizden dolayı olsa gerek, kimsenin evde tıkılıp kalmak bir arzusu olacağını zannetmiyorum.

Bu sözleri kendi kendime tekrarlayıp kendimi dışarı atmanın yollarını arıyorum.

Dün kitapevinin birinde yeni çıkmış yayınlar arasında rastladığım Melih Cevdet Anday'ın Eylül 1976- Şubat 1979 tarihleri arasında tuttuğu günlüğünü okumaktayım sabahtan beri.

Eşi Suna Anday'dan "Bir Defterden" ismiyle yayınlanmasını istemiş. Sevengül Sönmez de yayına hazırlamış. Everest Yayınları tarafından basılarak kitapçılarda yerini almış. 79 sayfa kitapçıda fiyatı 8 ytl, ideefixe'de 5,60.

Yazan Zafer Karkaç 0 yorum  

Nefesimi kesen anlar...

17 Şubat 2008


Nasıl bir başlık yazacağımı bilemediğim yazılardan biri daha dediğim bir yazıya komşudan gelen bir mim dalgasıyla başlamak nasipmiş.

Nefesimi kesen anlar sorulduğunda bu sefer ne diyeceğimi bilemedim.

1) İlk aklıma gelen, kaygan yağmurlu bir yolda, belki gereğinden fazla hızlı giderken, öndeki aracın durmuş olduğunu geç farkedip frene asıldığım anla durana kadar geçen vakit. (Hiç keyifli değil)

2) Yalova'da deprem sırasında 45-50 sn kadar nefes aldığımı hiç hatırlamıyorum.

3) Bir bebeğin yürürken düşmesi, düşerken masayı, sivri kenarlı herhangi bir alet edevatın ıskalaması gibi anlar ...

4) Son zamanlarda ortaya çıkan başka bir şey de, birinin yüksek yerlerde açık pencere önü ve balkon gibi yerlerde dışarıya benden daha yakın olması ve ani hareketlerde bulunduğu anlar...

"İyi" diye nitelendirilebilecek bütün anlarda aldığım her nefesin kıymetini bilmek gerektiğine inandığımdan mıdır bilmiyorum, aklıma gelen tüm iyi, güzel, sevinçli, romantik anlar ile "nefesimi kesen anları" kafamda bağdaştıramadım. O yüzden fazla uzatmayayım. Belki daha sonra...

Yazan Zafer Karkaç 0 yorum  

Mükemmellik davranışlarla değil, alışkanlıklarla tanımlanır...

03 Şubat 2008

Fotoğraf flickr'da Nick Today kişisine ait...

İş, günün büyük bir bölümünü işgal edince, üstüne üstlük bir de cumartesi gününü bu uğurda feda ettikten sonra Pazar'ın tatil olması pek bir anlam ifade edemiyor kendi çapında. Bünye kendini koşturmaya alıştırmış, erken kalkılmalı, hızla bir şeyler yenmeli, çay-kahve ayık kalmak için sıkça tüketilmeliyken, Pazar günü aniden yavaşlamak bünyede çarpıntı, tansiyon ve baş ağrısı yapıveriyor.

Hal böyle olunca, bu Ademoğlu da kendince etkinliklere adamaya çalışır durur kendini Pazar günleri. Çalışmak alışkanlık olmuş artık bana göre.

Takip ettiğim blogların birinde, Zen Habit, ki iyi blog/yazar olduğu kesin benim kendisini tanıtmama gerek yok. Yazılarının birinde gördüğüm cümle, bugün döndü dolaştı aklıma takıldı yine.

Aristo şöyle demiş (veya Aristotales, her neyse işte);

We are what we are repeatedly do.

Excellence then, is not act, but a habit.

Meali şudur ki, ne olduğumuzu, tekrarladığımız davranışlar tanımlar. O zaman, mükemmellik davranış değil bir alışkanlıktır.

Alışkanlıklar önemlidir tabi. İlkokuldan başlayarak hep kötü alışkanlıklardan uzak durmamız söylendi ama iyi alışkanlıkların kitap okumaktan başka ne türleri olduğuna dair verilen örnekler pek aklıma gelmiyor. Okullarımız mükemmel insanlar yetiştirme hevesinden uzak mıydı acaba?

Alışkanlıklarımı irdelemeye başladım bugün bu yüzden, yazının başında "sürekli" çalışmanın bir alışkanlık olmaya başlamasından ötürü şikayetçiydim ama sonradan farketing'de okuduğum şu yazı da farklı düşüncelere sardırdı beni yine...

Bu konuya geri döneceğim gibi gözüküyor tekrar, biraz karışık...

Yazan Zafer Karkaç 3 yorum  

Bir Fener - Balat Gezisi

29 Ocak 2008

Bir Fener - Balat gezisi sonrası;

ibeking ile beraber katıldığımız fotoğraf çalışmalarımızdan geride bir kaç fotoğraf ve üşütülmüş bedenime yer eden soğuktan sebep nezle, grip ve ağrılar kaldı.

 

Yazan Zafer Karkaç 5 yorum  

Güncelleme...

25 Ocak 2008

Hani soruyorsunuz ya niye daha sık yazmıyorsun karalama defterine diye, hep trafik yüzünden işte...

Yazan Zafer Karkaç 1 yorum  

Kurban Bayramı ve Sarıkız

19 Aralık 2007

Yine bir bayram vakti gelip çattığında, (ve) yine kendimi Yalova'ya atmaya çalışırken (e tabi ki) yine trafikle boğuşmak zorunda kaldım (tabi ki). Bizim buralarda, yani şehr-i Istanbul'da normal bunlar artık sevgili dostlar.

Şehir dışında başka kentlerde daha rahat yollar vardır herhalde diye bir umut besliyorum içimde. Radyoda da haberler geçiyor bir yandan.

Bu sene, hormonlu domateslerden sonra hormonlu kurbanlıklar piyasaya düşmüş, alırken dikkat diye uyarıyor sürekli.

Hayvanın veteriner kontrolünden geçtiğini anlamak için belgesini istemek gerekirmiş. Kilo alsın diye hayvana verilen bu hormonlar hayvanın hantal, aşırı iri, etinin pempe ve çok yağlı olmasına sebep olurmuş. Yetkililer özelikle "küpeli" olmayan hayvanları almayın derken , küpeli gençlerin arkasından homurdanan hacı amcamın hayvanın küpelisi makbuldür cinsinden satıcı ile pazarlık etmesi geldi gözümün önüne bir an.

Trafikte geçen süre boyunca yan taraftan akıp giden asık suratlar dışında, bugün bol miktarda kurbanlık hayvan kamyon tepelerinde yollardaydı.

Sonuç olarak, ben trafikte arabanın içine tıkılmış, radyoda haberler, yan tarafta asık suratlar ile ilerlerken, öndeki kamyonun kasasında kurbanlık olarak istanbula gelmekte olan bir "sarıkız" ile uzun uzun bakıştık.

O bana "sizin işiniz zor kardeşim bu istanbul'da" gibisinden bakarken, ben de "yazık sana be" diyerek içlendim kendi kendime. Sonra fazla dayanamadım geçiverdim yandaki asık suratlının önüne sarıkızı bir daha göremeyeceğimi bilerek.

Velhasıl, hepinize ailenizle ve dostlarınızla mutlu geçireceğiniz bir bayram diliyorum.

Trafik kurallarına, kesimden kaçan boğalara ve kolestrolünüze de dikkat ediniz tabi.

Yazan Zafer Karkaç 2 yorum  

En Alışkanlık Edinilmemesi Gereken Şeyler

27 Kasım 2007

(Zor oldu başlığı koymak.)

İnternette "en bişey" blogları gezdiğinizde, ki özellikle ecnebilerin elinden çıkanlarda, dikkatinizi çeken tarzlardan biri de "10 adımda yürümenin yolları", "48 adımda düşmeme yolları" tarzı yazıların çok daha fazla ilgi gördüğü ve bu savdan, veya gerçekten yola çıkılarak yazılan yazılar oluyor.

Bunlardan bir tanesi de şu linkten okuyabileceğiniz, bir yöneticinin alışkanlık edinmemesi gereken 37 şey diye kabaca çevirebileceğim bir yazı. Burada uzun uzun çevirisini koymayağım, o işlerle uğraşan bir sürü insan var nasıl olsa.

Dikkatimi çeken bir iki tanesinden -not olsun bir kenarda dursun - fikrinden hareketle burada bahsedeyim.

İşin özü, yöneticilik yapıyorsanız, yapacaksanız en azından birileri ile aynı ofis içinde çalışıyorsanız, siz siz olun bunları kendinize yapmayın, bu tarz alışkanlıklar edindiyseniz, rehabilitasyona falan gidin tedavi olun:

iş/hayat dengenizde işe daha fazla önem verin. (patron olsam giriş kapısının üstüne yazardım, ama değilim ve kafamda sağlam kalan bir kaç mantık kırıntısı da çalışmak için mi yaşıyoruz yoksa yaşamak için mi çalışıyoruz sorusuna hala aynı cevabı veriyor. (Kendime not: cevabı hatırlayınca yazıya ekle.)) Kendinizin vazgeçilmez, yerinizin doldurulamaz ve alternatifsiz olduğunuz yönünde kandırmaya devam edin.

İlişkileriniz pahasına "sonuç" elde edin. Ne yapın ne edin bu işin bitmesini sağlayın. Kırın geçirin insanları, sonuca ulaştığınızda nasıl olsa etrafınızdaki insanların arasında çalışmaya devam etmeyeceksiniz.

E-mail yerine not, telefon yerine e-mail, yüz yüze iletişim kurmak yerine telefon kullanın ve odanızın kapısı sürekli kapalı dursun. Tabi ki, kimseye ihtiyacınız yok, vaktiniz çok değerli, boşa insanlara anlatmak için çok değerli vaktinizi harcamayın. Ne bileyim, belki geçerken biri kapıdan merhaba falan der, ne fena. İletişim kurarsanız hedeflerinizden sapabilirsiniz, aman diyorum.

Bir de böyle şeyler yazıp okumayın sakın, kafanız dağılır işten uzaklaşırsınız.

Zaman, birazcık daha...

20 Kasım 2007

Çalışmak, çalışmak ve tabi ki yine çalışmak. Hayatımızın (en azından benimkinin) büyük bir kısmı çalışmakla geçiyor olsa gerek.

Son zamanlarda, iş yerinde geçirdiğim vakit, 12 saatlere varan süreleri buluyor.

Bu zamanın ne kadarı aktif olarak "iş" ile geçiyor diye bir değerlendirme yapamadım henüz. Ama çok çok fazla olmadığını söylemek yanlış olmaz. Birilerine ulaşmakla geçen zamanları, toplantıları, sağa sola bakınmaları, gereksiz telefon ve mail trafiğini üst üste koyduğunuzda, iş yerinde de işle uğraşamamak başka bir sorun olarak öne çıkıyor.

Trafikte geçen süreleri de hesaplamaya kalkınca insanın depresyon derinliklerine dalması içten bile değil.

Zamanı doğru kullanma konusunda uzman olduğumu iddia etmeyecek olsam da, düzen ve planlama manyağı bir adam oldum çıktım. Şaka değil.

"Saatler biraz daha yavaş geçse veya günler uzasa neler yapacağım kim bilir?" dediğim zamanlar az değil.

İşi işte bırakıp kendime daha fazla zaman ayırmak çabalarımı artırmak, kafamdaki iş başlıklarından kurtulmak çabalarım olumlu sonuç verse de, yapmak istediklerim o kadar çok ki. Daha fazla zamana ihtiyacım var.

Zaman, istediğim sadece birazcık daha zaman...

Facebook'tan da mı bakmadın yani?

18 Ekim 2007

Hayat hızla geçip gidiyor. Önceleri, hayatla ilgili çok fazla derdim yokken diyelim, günler saatler geçip gidiyor derdim. Şimdi daha çok hayat geçip gidiyor sanki.

Bundan birkaç yıl öncesinde önümüzde yapılacak işler çoktu sanırım. Standart şeylerdi bunlar ama bir şekilde önümüze konuluyorlardı. İstesek de istememek elimizde olmasa da.

Askerlik vardı, okul bitmeliydi, arada master olsa iyi olurdu. Evlendin, iş buldun mu tamam mı?

Eski arkadaşları arama ulaşma derdim vardı bir ara, eskiye dönme isteğimden kaynaklandığından şüphelenmiştim. Birkaç kişi de benzer sebepler olabileceği konusunda görüş bildirmişlerdi. Şimdi o işleri de facebook sağolsun halletti. Herkese ulaşabilir veya ulaşmış haldeyim. Ulaşamadıklarım için "arayacaktım ulaşamadım" diyenlere cevabım hazır artık "telefonumu kaybetttin, facebook'tan da mı bakamadın kardeşim?"

Cevap verebilen olur mu bilmem?

BAYRAM DİYALOGLARI

15 Ekim 2007


Bayramın birinci günü. Saat sabahın üçü civarı. Bel ve mide ağrısı ile kıvranmaktayken artık iyice mantığımı kaybetmeden son bir çıkış yolu olarak şu "içe yolculuk" yöntemini bir deneyeyim dedim. Evet, süpper hiper bir şekilde konsantre oldum. Başlıyorum.


Şu anda damarlardan içeri alyuvarlarla beraber damarlar arası kayıyorum. Hımmmm, hoş bir duygu. Değişik. Hooooooop, organlar arası sızıp vücut sıvısıyla beraber kemikler üzerinden kayaraktan problemin olduğu leğen kemiği bölgesine intikal ettim.


Diyalog şöyle gelişti;


-Evet, durum nedir?


-Görüyorsun işte abla, iltihabı yaptık.


-İyi halt ettin de niye ?


-Ne biliiim abla senin DNA bööle çıktı. Kodları okuduk durum bu. Yapacak bişii yok.


olay uzlaşmasız bir şekilde devam ediyor.


-İyi de güzel kardeşim hadi iltihabı yaptın, ağrıdan belimin bırak anasını yedi sülalesini ağlattın onu da anladık da niye iki saniyede bir mideyi dışarıdan dürtüp duruyosun? Biliyosun huylu eleman, dokunmaya gelemiyo, sürekli kasık bi şekilde oturuyo bi yerden sonra. Bize de yazık değil mi? Sürekli sen dokundukça "....nını, (1,2) .....nını" diye küfrettirme elemana.


- Abla sen ağrıdan iyice karıştırdın galiba. Mide nereee leğen kemiği nere. İltihabı yaptık Allah'a şükür gücümüz sayesinde de mide on iki parmak kadar yukarıda kalıyo be güzel ablam o kadar da uzun boylu değil. Sen çabuk unuttun, biyolojiyi lisede gömdün herhalde. Mide senin bir sürü paralar bayılıp üzerimize saldığın antinin en flamatuarlarından kopup helen haplar yüzünden ööle kasılıp kaldı. Tamam, iltihabı biz yaptık, kabul de ediyoruz ama sen n'aptın? Yannış yaptın güzel ablacım. Sorunu biz yaptık, biz çözeriz. Niye dışarıdan müdahalelere gerek duyuyorsun ki? O kadar da para vermişsin, ordan burdan duyduk, kulağımız deliktir bizim, yazık. Sen bize versen o parayı, bırak iltihabı temizlemeyi, kemiği yalamak suretiyle yıkayıp bi de üzerine öyle bi güzel leğene özel cila çekeriz ki valla sen bile o kadar yıllık kendi kemiğini tanıyamazsın.


-...........(yarattığım diyalog karşısında dumur, ..........derin bir nefes veeeeee;) SENİN DEEEEEEE , İLTİHABIN DAAAA.........


yok yok benden içsel yolculuk, vücutla barışık, salya sümük falan olmaz. Organlarıyla böyle konuşan biri ne derece reiki meiki, meditasyonda başarı falan elde edip de her hücresini hissedebilir ki. Kalk kızım kalk. Televizyon seyret.



Ben de bu bayrama özel olay budur arkadaşlar. Sizde ne var?

Yazan Shemsa 0 yorum  

Ara verince tekrar yazmak daha zor oluyor...

30 Eylül 2007

Almanya'dan döndüğümden beri fuar yorgunluğunu üstümden atamamanın acısını yaşıyorum. Halbuki anlatacak çok şey var.

Fırsat bulur bulmaz bahsedeceğim şeylerden aklıma ilk gelen veya aklımdan hiç çıkmayanlar; veya bu arada bu konularla ilgili  eklemek istedikleriniz varsa yorum yazın, mail atın, pencereyi açın bağırın...

1- Ramazan boyunca trafikten çektiklerimiz nedir? Hak mıdır? Reva mıdır?

2- Avrupalının yaşam stili görüp, havasını koklayıp, düzenini, trafiğini gördükten sonra, Havaalanından çıkıp insanların üstüne üstüne geldiği memleketimi görünce içinizde bir şeyler acımakta mıdır? Acıyan şey nedir?

3- Bizim maksimum 30 senelik sanayi geçmişimiz varken, 200 yıl önce sanayileşmeye başlamış ülkelerin nehirlerinde kuğular yüzer, nehirlerin derelerin yanında koşu yapılır veya şehir merkezinde sincaplar cirit atarken, benim ülkemde dereler nehirler niye rengarenk akmaktadır. Sokakta kedi, köpekten başka canlı mahlukat neden yoktur? Sokakta insan gibi yürümek şöyle dursun, adım atacak yerler nereye gitmiştir?

 

Devamı gelecek...

Yazan Zafer Karkaç 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar  

Zoti işten bildiriyor...

08 Eylül 2007

Bu hafta etkinlik yazısı yok sevgili okuyucu. İş hayatının, insanda hayat namına bir şey bırakmadığının bir ispatını bizzat yaşamaktayım ki, bu kaçıncı.

Haftasonları normalde çalışmayan bir insan olarak, nedense çalışmalar hep sarkıyor haftasonuna. İşe gidilmese de sırtımda taşıdığım bilgisayar bozuntusu aletle iş benimle birlikte her yere gelebilmekte.

Hal böyle olunca işten kaçış yok. Bulaşıcı bir şekilde eve de getiriyorsunuz eve de bulaşıyor.

Sonuçta günün yorgunluğuna ek olarak, boğazda yürüyüş yapan bir grubu, kendini spor salonunda havuza, saunaya atan ikinci bir grubu, alışverişe giden üçüncü arkadaş grubunu kaçırmış bulunmaktayım.

Öte yandan bugün evlenen asker arkadaşım Alper'in düğününü (kendilerini de buradan tebrik edelim) ve  akşam üstü Taksim'de gerçekleşen (belki hala devam eden  Blog Yazarlarının "3. Geleneksel Türk Blog Yazarları Toplantısı"nı da kaçırdığımı üzülerek ilan etmekteyim.

İşler yoğun...

03 Eylül 2007

İşler bu aralar çok yoğun, 13-20 Eylül arası Münih'te ITMA'da (Uluslararası Tekstil Makineleri Fuarı) olacağız. B1/246'da standımız olacak.

Ben de fuar hazırlıkları kapsamında kendimi kaptırmış durumdayım. Bu aralar yeni yazı yok bu yüzden. Fırsat bulursam ne ala.

Bu yüzden haftasonu, etkinlik, hayat, İş Hayatı gibi tüm etiketlere uygun bir yazı oluyor bu.

Olur da yolunuz düşerse bekleriz efendim.

DEPREM Gerçeğini Unutmamak İçin...

17 Ağustos 2007

Yalova Spor Yerleşkesi'nin güneyinde bulunan Hacımehmet Ovası.
(Çökmüş binalar= MESA KONUTLARI) Kaynak

Cumhuriyet 7 Haziran 2000

"Yalova'da en lüks konutların bulunduğu blokların kat döşemelerinin birbirinin üstüne çöktüğü, devrildiği, yana yattığı veya zemin katların bodrum kata dönüştüğü Hacımehmet Ovası, tam bir enkaz yığını haline gelmişti. Eskiden meyve bahçeleriyle kaplı bu ova, binlerce cana mezar olmuştu."


Yazan Zafer Karkaç 0 yorum Bu yazıya verilen bağlantılar