etkinlik etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
etkinlik etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Bir Fener - Balat Gezisi

29 Ocak 2008

Bir Fener - Balat gezisi sonrası;

ibeking ile beraber katıldığımız fotoğraf çalışmalarımızdan geride bir kaç fotoğraf ve üşütülmüş bedenime yer eden soğuktan sebep nezle, grip ve ağrılar kaldı.

 

Yazan Zafer Karkaç 5 yorum  

Norveç - Türkiye Maçı 1-2 ve Divan Restaurant

17 Kasım 2007

imageHer nasılsa, büyük bir heyecanla beklememe rağmen, maç başladığında sokaktaydım ve önünden geçtiğimiz kafenin dev ekranında maçı ve skoru görünce tüm dikkatim bir anda dağıldı.

Shemsa durumu farkedince kısa yoldan bir yere oturalım deme nezaketini gösterdi. En kolayında Bağdat Caddesinde Divan Restoranta kendimizi attık. Pahalı oldu ama en azından maçı izlemiş oldum. Aşırı heyecanlanmamak ve strese girmemek için tüm imkanlar hazırdı.

Fanatik taraftara uzaktım.

Televizyonun sesi kısıktı, o yüzden spikerin konuşmasından hiç etkilenmedim.

Profesyonel bir seyirci olarak uzaktan, şinitzelimi yerken göz ucuyla maçı seyrettim.

Şinitzel lezzetliydi ama yanındaki patetes salatası vari garnitür şu an mideme eziyet ediyor.

Shemsa profiterol yemeye azmederek evden çıktığından hiç düşünmedi denebilir.

Verdiğimiz paraya değdi mi? Evet, maç kazanıldı. Yemek ve tatlı güzeldi. Garsonlar gollerde havalara zıplamalarına rağmen dökülen saçılan bir şey olmadı, kısaca servis başarılıydı.

Alkolsüz eksiksiz bir yemek yenirse kişi başı yaklaşık 40-50 ytl hesap öngörülebilir.

Zoti işten bildiriyor...

08 Eylül 2007

Bu hafta etkinlik yazısı yok sevgili okuyucu. İş hayatının, insanda hayat namına bir şey bırakmadığının bir ispatını bizzat yaşamaktayım ki, bu kaçıncı.

Haftasonları normalde çalışmayan bir insan olarak, nedense çalışmalar hep sarkıyor haftasonuna. İşe gidilmese de sırtımda taşıdığım bilgisayar bozuntusu aletle iş benimle birlikte her yere gelebilmekte.

Hal böyle olunca işten kaçış yok. Bulaşıcı bir şekilde eve de getiriyorsunuz eve de bulaşıyor.

Sonuçta günün yorgunluğuna ek olarak, boğazda yürüyüş yapan bir grubu, kendini spor salonunda havuza, saunaya atan ikinci bir grubu, alışverişe giden üçüncü arkadaş grubunu kaçırmış bulunmaktayım.

Öte yandan bugün evlenen asker arkadaşım Alper'in düğününü (kendilerini de buradan tebrik edelim) ve  akşam üstü Taksim'de gerçekleşen (belki hala devam eden  Blog Yazarlarının "3. Geleneksel Türk Blog Yazarları Toplantısı"nı da kaçırdığımı üzülerek ilan etmekteyim.

İşler yoğun...

03 Eylül 2007

İşler bu aralar çok yoğun, 13-20 Eylül arası Münih'te ITMA'da (Uluslararası Tekstil Makineleri Fuarı) olacağız. B1/246'da standımız olacak.

Ben de fuar hazırlıkları kapsamında kendimi kaptırmış durumdayım. Bu aralar yeni yazı yok bu yüzden. Fırsat bulursam ne ala.

Bu yüzden haftasonu, etkinlik, hayat, İş Hayatı gibi tüm etiketlere uygun bir yazı oluyor bu.

Olur da yolunuz düşerse bekleriz efendim.

Saraçoğlu Maceram, Anderlecht Maçı ve Roberto Carlos

16 Ağustos 2007

Pek sevgili ustertuna'nın telefonumu titreten aramasıyla başladı Saraçoğlu maceram. Futbolu uzaktan severek takip eder ve Fenerbahçe stadının önünden geçerken "hmmm" derdim belki sadece.

Ustertuna sağolsun boşta bir kombine bilet olduğunu söylediğinde "tamam gelirim" dedim, kendisi bile şaşırdı sanırım bu cevabıma. "Ama Fener forması lazım", dedim, "havaya girmek için" sanırım bu ikinci şoktu. Ne de olsa bir Galatasaraylının ne işi var Fenerbahçe stadında değil mi? Değil. Futbol futbol olduğu için güzel.

Üçüncü şoku Serdar stad önünde beni ve formayı görünce kendi kendine yaşadı ama çabuk geçti. Arada durup durup "helal olsun bak formada giymiş", "bağır, bağır" ya da "bak bak Zoti tempo tutuyor" şeklinde küçük şaşkınlıklar da olmadı değil. Bunun dışında tuttuğum takım hakkında bir takım tacizlerde bulunduysa da, üstüme alınmadım.

Çok anlatıldığı için benim bir daha uzun uzun tekrarlamama gerek yok.

Stad güzel, ortam taraftar güzel, "Türkiye'nin en iyi stadı" diyorlar, ama hepsini gezmediğim için bir şey diyemem. 2009 yılında UEFA finali burada oynanacakmış. Galatasarayın amacı kupa finalinde Saraçoğlunda final oynamak ve kupayı kazanmakmış, vs. vs.

Benim derdim aslında Avrupa maçlarında bir Türk takımının maçında tribünde yer almaktı, en önemlisi Roberto Carlos'u ömr-ü hayatımda bir maçta canlı izlemekti. O da Carlos Fenerbahçe formasıyla oynarken kısmetmiş. Velhasıl iyi kötü Fenerbahçe maçı 1-0 kazandı. Fenerin bu kötü oyununa rağmen Anderlecht çok büyük bir sürpriz yapmazsa Fenerbahçe turu geçecektir.

Roberto Carlos'un sahanın kendinden en emin adamı olduğunu söylememe veya milimetrik paslar attığını, koşmaya başladığında rüzgar gibi rakibini geçip gittiğini, ki genelde sakin sakin ortalıkta dolaşıyor, ve gereksiz hiç bir efor sarf etmediğini bilmem söylememe gerek var mı?

Maçın sonunda, Fenerbahçe hakkında bulunduğumuz tribündeki ortak görüş "Fener'e 7-8 tane daha Roberto Carlos lazım" oldu, kısaca.

HAFTASONU MACERALARI DEVAM EDİYOR: GAZEBO, ZOR ÖLÜM 4, NİKAH, BÖĞÜRTLEN, EVE DÖNÜŞ

16 Temmuz 2007

Hafta sonu insanlar dinlenir değil mi? Hani tüm hafta içi çook çalışmış çoook yorulmuşlardır, o yüzden hafta sonu diye iki günlük bir kavram vardır ve insanlar dinlenirler. E peki böyleyse bu sistem bizde niye işlemiyor?

Cuma akşamı iş sebebiyle şehir dışına çıkıp cumartesi sabahı İstanbul'a geri dönmemle başladı haftasonu koşturmacamız. Ben yokken de Zoti Bey'ler ustertuna'nın doğumgününü kutlamaya Leb-i Derya'da yemeğe oradan da geceye devam maksatlı Line'a gitmişler. Aman efendim bir eğlenmişler bir eğlenmişler eller havaya modunda falan. Kardeşim, ablam, Ustertuna ve Zafer anlata anlata bitiremezken ben orta yerimden çatlayacaktım eğer halim olsaydı tabi, zira ölüyordum yorgunluktan. Kendilerine bir kez daha buradan nice yaşlar diliyoruz.

Daha cumartesi öğlene yeni kavuşmuştuk ki ben haftasonunu bitirmiştim bana göre çünkü bir sürü yapacaklarımız vardı, biliyordum ama bende onları yapacak mecal o anda bünyemde barınmıyordu malesef. Büyük konuşmamalı insan.

Önümüzdeki hafta sonu evimizi karşı yakaya transfer ederek biz de artık Anadolu yakası insanı oluyoruz dostlar. Buna cırt diye karar verdik, zırt diye evi buldum, hop diye evi taşıyacağız. İlk defa benim bu tez canlılığıma Zoti'den en ufak bir itiraz gelmedi. Kendisi bir köşeye çekildi ve izliyor. Ben de şaşkınlıkla onu izliyorum. Bakalım...

Neyse bunu niye anlattım, anlattım çünkü Ankara'dan yüksek lisans eğitimimi icra ederken tanıştığımız arkadaşlarımız geçen hafta sonu arayıp İstanbul'a taşınmaya karar verdiklerini ve bizim onlara 4. Levent civarında ev bakmak için yer önermemizi istemişlerdi. Zoti beni "söz verme hemen belki ev sahibi izin vermez, hep böyle yapıyorsun, bır bır bır.." diyerek çimdikleyesiye kadar ben de tabi tez tazı misali "burda yapılmışı var" şeklinde "bizde boş ev var hem de biz boşaltıyoruz" deyivermiştim. Bu hafta sonu da evimizi görmeleri için sözleşmiş, geçtiğimiz hafta içi başkasına söz verilmiş dolayısıyla ev bizim arkadaşlara yar olmamış iken, Zoti ile cumartesi öğlen eve dönüş yolun da bizim emlakçıya rastlamamızla herşey değişti. Emlakçıyı otobüs beklemesin diye bizim siteye götürürken arkadaşlardan bahsettik. Çok üzüldüler evi gördüler içleri gitti falan diye anlatınca bizim emlakçı aslan Mustafa abi "Durun bakalım belki birşeyler yapabiliriz" diyerek arabadan indikten 10 dk sonra bizi aradı ve "arkadaşlarınızla görüştüm. Sizi çok sevdiğimiz için evi sizin arkadaşlarınıza vermeye karar verdik. 10 dk sonra gelip bir daha sizin evi görecekler" diye müjdeli haberi verdi. Evi tutmak isteyen arkadaşlarımızla Mustafa abinin orada buluştuk. Özet geçeyim; eve gittik, Mustafa Abi'nin oraya gittik, evi Allah'ın emri peygamberin kavliyle verdik, eve geri geldik, oturduk dinlendik.


Oradan çiçeği burnunda taze İstanbul'lularımıza Boğaz'da yemek yedirdik. Gazebo. Şiddetle tavsiye ederim. Çok keyifli güzel bir yer. Boğazın kıyısı ndaki bahçe kısmını duvarları büyük büyük aynalarla ile dekore etmişler. Böylece arkanız deniz dönük bile otursanız aynadan boğazı doyasıya izleyebili yorsunuz. Arkadaşlarımız, "E madem evi tuttuk, biz Ankara'ya geri dönelim bari" dediler. Onları Levent'te otobüs firmasına bıraktık. Tüm bunları yaparken, düşüp düştüğüm yerde uyumaya devam etmemek için Emlakçıda çay, yemek yediğimiz yerde türk kahvesi içtim.

Ben bir yandan eve gidip şöyle bir yerde kıvrılsam derken Zoti'nin Duracel moduna geçip, "Oh Allah'ım gezmek gezmek gezmek istiyorum." nidalarıyla kendime gelip, uykusuzken her zaman yaptığım gibi çalışma kapasitemi %30 a sabitledim ve e hadi bakalım öyle olsun diyerek günü akışına bıraktım. Akarken kendimizi Kanyon'da bulduk. İstanbul'un yarısı şehri terk etmiş dostlar. "Yollar boooş, Kanyon'un otoparkı boooş. Hancı sarhooooşş. Ooooo" diye şarkılarla indik arabadan.

Bilmem bilir misiniz otoparktan yukarı çıkarken ara katta bilimum "Hangi önemli günde kullanıyorsan onunla ilintili şarkıyı bünyesinde barındıran pasta servisi aleti" gibi yararlı yarasız, akla ziyan zihni sinir projeler içeren bir mağaza var şimdi adını hatırlamıyorum. Zoti ile oraya her gelişimizde mutlaka uğrar, insanların ne gereksiz şeylere kafa yorduğunu falan görürüz. Yine sektirmedik uğradık. O mağazayı ve aslında çoğu mağazayı Zoti'nin beni "bak elleme kıracaksın şimdi, herşeyi kurcalama, aman yavaş dön arkanda camdan vazo var. " uyarıları eşliğinde gezeriz. O hep söyler, ben balık misali unutup içsel bir dürtüyle hep kurcalarım.


Evet, tahmin edebileceğiniz gibi olan oldu. Artık benim de nurtopu gibi üzeri böööyle Swarowski taşlarla süslü metalik son derece şık, şıklığı derecesinde hayatta sahip olduğum en gereksiz ayrıntı sıfatına nail olan, içerisinde aslında pomza taşının hallicesi olan ama tırnaklara masaj yaparak törpülediğini iddia eden bir törpüm var. Fotoğrafta görebilirsiniz. Hem de 50 YTL. Evet evet yanlış değil bir daha okuyun. Tam olarak elin kıytırık törpüsünün fiyatı bu ve bu törpüyü "aa bu ne ki" derken kabının elimden fırlayıp törpü taşının yerde patlamasıyla elde ettiğimi yazmama gerek yok herhalde. Ama en koptuğum kısım, Zoti'nin bu konu hakkında en ufak bir sitem ya da azarda bulunmadan zımbırtıyı "Lütfen hediye paketi yapar mısınız? " diyerek kasiyerdeki kızın"Şaka yapıyorsunuz herhalde" manalı bakışları arasında ısrarla hediye paketi yaptırtıp yüzünde ona çok yakışan gülümsemesi ile "Üzülme aşkım. Artık daha dikkatli olursun herhalde" diyerek bana vermesiydi. Kendilerini en umulmadık zamanlarda bu şekilde hayran bıraktırmasından dolayı kutluyoruz. Ben de bu davranışa saygımdan dolayı itinayla japon yapıştırıcısı ile taşın her parçasını yapıştırıp kullanıma geri kazandırdım. Çantamda bu nadide parçayı özenle taşıyacağım. Yanımdan hiç ayırmayacağım.

E siz tabi yazacaklarım bitti zannediyorsunuz ama olur mu dostlar bizim haftasonumuz öyle iki olayla biter mi? Mağazadan arkamıza bakmadan çıkıp Kanyon'da bir iki aşağı yukarı dolanıp sinemaya gitmeye karar verdik. "Zor Ölüm 4" de karar kıldık. Cidden ismini hak ediyor bu film zira Bruce Wills o kadar harekete ölemedi. Öldürmeyen Hollywood öldürmüyor işte. Bence artık kimse Cüneyt Arkın'ın eski sirk eğitimi alıp 10 adamı tek yumrukta ya da tekmede yere serdiği filmlerine laf edip de adamcağızın günahını almasın. Onlar ne ki, Bruce abi, Allah sizi inandırsın, arkası yalpalayan ve birçok roket darbesi ile yıkılmamış tırı kullanırken bir anda F35 jet uçağına atladı, oradan tekrar bu esnada yıkılmakta olan viyadükün iki beton plakası arasından kaymak suretiyle "budur" misali yere indi ve ölmedi ben size öyle söyleyeyim de siz anlayın artık. Ama ben seviyorum böyle filmleri. Hayal sınırlarını ve 8 yaş erkek çocuğu hayal gücünün nasıl canlı hale getirildiğini büyük bir zevkle izlettiriyor. Kısaca gidin izleyin, paranız heba olmaz.

E cumartesi böylece bitti. Gelelim pazar gününe.

Pazar sabahı insan saat 07.30 kalkar mı yaaa insaf! Zoti'nin yavrum kıyamam bir ara askere geri dönesi falan geldi. Kalktık mı kalktık valla. Geçtik feribotla Yalova'ya. Ah memleketim. yolda giderken Zoti'nin annesine "Çok açııııız, ben sucuklu yumurta isterim. Ben de o reçellerden" diye ağlayarak siparişleri vermiştik bile. (Bilin bakalım sucuklu yumurta siparişini kim vermişti? İpucunu bir önceki yazımda.) Seri olmalıydık, Muhammed Ali misali kelebek gibi uçup arı gibi sokmalıydık zira yetişmemiz gereken bir nikah ve öncesi katılıp daridat yapılarak alınması gereken bir gelin vardı. Hemen kahvaltıya oturduk. Birtanecik kayınvalidem bahçede süper kahvaltı hazırlamıştı. Bir saatte bünyeye tıkılabilecek herşeyi tıkaraktan nasıl yedik yedik!!!

Giyindik, cici cici hazırlandık. Önce damat evine gittik. Orada aşkım biriciğim buraya birçok kez maceraları ve video görüntüleriyle konuk olan yiğenim Can ile kavuşup vuslata erdik. "Anne olada gene buluşçaz di mi? Tamam o zaman ben teyzemin arabsına bincem" diye iki dakikada sattı annesini. Kendisinin yeni adı ve soyadıyla müşerref olduk; CAN GÜÇLÜ KİT JJJET BOTU. Soyadındaki "j" harfi ısrarla vurgulanacak yoksa dönüp bakmaz, o derece. Buraya daha önce de yazmıştım aha yine yazıyorum bu çocuğun sevgilileri bol ve şanslı olacak. Çünkü bu sefer de "Annecim seni görünce sana olan tüm aşkım bitiyol. Teyzeme olan aşkım başlıyol. " demek suretiyle beni bir kez daha mest etti. Günün geri kalan kısmında tüm gün ayrılmadığımızı ve benim bir geyşa gibi onun her dediğini yaptığımı söylememe gerek yok herhalde, Anladınız siz onu!!!

Can ciğer arkadaşımız Erkan'ımızı en sonunda evlendirdik. Evlendiğine hala inanamıyorum.Kendisine kalbi kadar eşdeğer güzellikte bir gelin bulduğuna da. Resimlerini koyardım ama bilemedim şimdi kendileri meşhur olmak isterler mi? Orada uzun zamandan beri görmediğimiz ahbaplarımızı, öğretmenlerimizi falan gördük. Yalova küçük bir yer Erkan da çok sevilen biri olduğu için herkes gelmişti. Zoti ile ikimize "10 senedir hiç değişmemişsiniz" dediler. Üzülelim mi sevinelim mi karar veremedik.

Nikahtan annemin ısrarları sonucu Zoti'nin ailesiyle beraber bu sefer bizim eve cümbür cemaat yemeğe gittik. Bu arada yazmayı unuttum. Ablam gelini almaya gitiğimiz esnada Can benim peşimden arabadan fırlayınca onu tutacağım derken düşüp bileğini burktu. E öyle olunca yemek, masa toplama, meyve, çay, kahve fasılları ellerimden öptü tabi. Bu arada da Teeeeyzeee hadi ama top oynicaktııııkk". "Teeeeyyzeee hadi bahçede suyla birbirimizi ıslatalııımm" ve "Teeeyyzee hadi masa tenisi oynıyalııımm" istek parçalarını da büyük bir zevkle seslendirdim efendim.

Bitti mi zannediyorsunuz? Şaka yapmayın lütfen.

Bizimkilerden Zoti'lere geçtik tekrar. "Dönüş için sadece 21.30 Pendik seferine yerimiz kaldı efendim. " cümlesini duyduğum an, sandalyeye çöküp kaldığım andır. Üstümüzü değiştirdik. Bu hafta böğürtlen haftasıydı. Bir sürü böğürtlen topladık. Her geldiğimizde bir meyve konsepti ile coşuyoruz biz Yalova'da. Geçen gidişimiz kiraz konseptliydi mesela (bakınız sol alt taraf). Ben hayatımda bu kadar büyük böğürtlen görmedim. (bakınız bu sefer sağ alt taraf)











Tam oooh dinleneceğiz ne güzel derken misafir geldi a dostlar!! Biz artık akşam yemeği bahanesi ile bahçeden içeri kaçtık Zoti ile. Birkaç dakika sonra baktık pıtır pıtır Zoti'nin babası da geldi yanımıza. Misafir kayınvalideme kaldı. O da çok geçmeden sepetle gönderdi misafiri e biz de zaten yarım saat sonra deniz otobüsüne gitmek üzere çıktık evden.

Ben deniz otobüsünden indiğimizi ve arabaya bindiğimizi hatırlıyorum. Zoti'nin anlattığına göre arabayı sitenin dışına park etmişiz, yürümüşüz eve falan. Yok öyle birşey. Ben uyumuştum.

Yazan Shemsa 2 yorum  

HAFTASONU; İSTİKLAL CADDESİ, ORTAKÖY, KIZ KULESİ, ÇENGELKÖY

11 Temmuz 2007


Uzuuun çok uzun zaman önce, bir blog yazarıydım sanırım hatırlayamıyorum!!! Gerçi hiç bir zaman Zoti ya da İbeking ve diğerleri gibi bir performans sergileyememiştim ama kendi çapımda takılıyordum kah burada kah diğer blogumda.

Sonra 'Oh be nihayet Zoti askerden geldi', 'iş değişikliği dolayısıyla mekan değişikliği' gibi hayat gailelerine daldım, gittim. Yıllık iznim de iç edildi tabi, iş değişikliği sebebiyle. Bu nedenle Zoti'cim asker dönüşü aldığı bir haftalık iznini yalnız takılarak geçirdi ve sonuç olarak da dostlar, tüm yaz da İstanbul'a tıkılıp kalmış durumdayız; BU YÜZYILIN EN SICAK YAZINDA!!!! Ama cin ben, site sahibinin kendisinin haberi olmasa da yavaş yavaş haftasonu kaçamakları planlamaya başlamış bulunmaktayım zira öbür türlü sıkıntıdan ve beyin yorgunluğundan bana yavaş yavaş gelmeye başlamış bulunmaktalar.

Haftasonları eğer arkadaş düğünü, nişanı ya da Yalova ziyaretleri gibi planlanmış bir etkinliğimiz yoksa bile arkadaşlarımızı şehir dışından itinayla getirterek gezip tozma faaliyetleri içerisine giriyoruz. Bu hafta sonu Bahar'ı kandırdık.

Cuma günü telefonla haftalık geyiğimizi yaparken, "Bi haftasonu geleyim gezelim" dedi. Ben de " Haftaya Erkan'ın düğünü var, ondan sonraki hafta sonu da evi taşıyoruz, yarın gel, gezelim." dedim. Tamam, hadi bakalım şeklinde akşama otobüse bilet aldı, Ankara'dan atladı, geldi.

Tabi Bahar'ın otobüsü cumartesi sabah saat 06.45 gibi erken bir saatte İstanbul'a varınca, o saatte hemen güne başlayamadık çünkü kahvaltı için bile hiç bir yer açık değildi. Eve geldik. Zaten Zoti pirelerle berber iken modundaydı biz de biraz laflayıp uyuduk. Kalkınca kahvaltıyı evde etmeye karar verip mükellef bir sofra hazırladık. -Zoti'nin enfes sucuklu yumurtasını burada anmadan geçemeyeceğim, itinayla evde olduğumuz her hafta sonu yaptırıyorum, böööle iki kişi için 5 yumurtalı falan. Sonra oturup 2/3 ünü utanmadan ben yiyiyorum. En son yaptığında, ona pek birşey kalmayıp hepsini ben yiyince Zoti " Aaaaa yeter artık canım, ben yapıyorum, ben aç kalıyorum!!!!" nidalarıyla tavaları ayırmaya karar verdi. -

Neyse, kahvaltı sonrası Zoti Bey'in cumartesi akşamüstü için blog toplantısı vardı, bu yüzden kendileri toplantı saatine kadar dinlenmeye karar verdiler, biz de iki kız İstiklal'e gittik. O sıcakta Caddeyi baştan sona kattettik, hiç affetmedik, bir çok dükkana (tercihen klimalı olanlarına) girdik, alışveriş yaptık. Ohhhh ne kadar keyifli diye diye Tünel'in oraya kadar vardık

Tünele varınca, gittikçe yükselen, darbuka ve benzeri çalgılardan oluşan ve insanın içini kıpır kıpır yapan bir sese doğru giderken bulduk kendimizi. Bir de baktık, bir sahne, ortada insanlar, kimisi darbuka, kimisi, tef, eline birşeyler almış çalıyorlar. Kalabalık bir insan grubu da onları izliyor. Hemen katıldık seyretmeye. Akabinde öğrendik ki, sen de istersen kimliğini rehin bırakmak suretiyle bir çalgı edinip, çalanlara katılabiliyorsun. Zaten çalanlardan sadece 5 'i profesyonel, kalanı yoldan geçenlerden oluşuyordu. Bir teyze kucağında çocuğu ile tef çalıyordu mesela.

Ben de tabi etkinlik insanı olarak hemen bir aleti kaptım, katıldım aralarına. Bununla ilgili size sadece yukarıdaki küçük fotoğrafı gösterebiliyorum çünkü fotoğrafları Bahar arkadaşımızdan alamadık halen.(Önde elinde kırmızı zımbırtıyı sallayarak ritim tutan şahıs ben oluyorum) Alınca ilk fırsatta ekleyeceğim. Çok keyifliydi.

"Niye yapıyoruz ki bunu?" sorusunun cevabı da UNICEF YARARI'na imiş. Anlamadım bu faaliyetten onlar nasıl yararlanır, Biz çaldık, Unicef mi oynadı? Orası bir muamma.

Oradan geri caddenin başına döndük. Zoti'nin toplantısına uğrayıp onların masasına sığmayacağımıza karar verip ayrı bir masada karnımızı doyurduktan sonra yine Zoti'yi orada bırakarak bu sefer Ortaköy'e gittik.

Saat olmuş akşamın sekizi. Peki bu bizi durdurdu mu Bahar'la, hayır. İstisnasız her sokaktaki her sergi standına baktık mı, evet(vallahi yalan söylemiyorum). Bir sürü incik bonzuk, takı, anahtarlık gibi kıvır zıvır aldık mı cebimizin son kuruşuna kadar, EVEEEET!!! Tabanlarımız ağrıyıp ve paramız da bitince Zoti'yi aradık. Gel bizi al diye. O da geldi, üstüne bir de Mado'dan dondurma yediler. Eh artık gece yarısı bi zahmet evimize gidip yattık.

Peki burada bitti mi? Biter mi? Tabi ki hayır. Pazar sabah, Bahar'ın "arkadaşlar uyandırmak istemezdim ama çok acıktım. Hem söz verdiniz hani Kız Kulesi'ne gidecektik, hadi kalkın,bır bır bır dır dır dır..." ları eşliğinde sürünerek kalktık yataktan. Yine süper sucuklu yumurta eşiliğinde kahvaltı sonrası, öğlenin saat 13.30 u civarında başka hiç bir şey yapılamazmış gibi Kız Kulesinin yolunu tuttuk. Valla bilmeden akıllıca da birşey yapmışız zira hiç bir yerde yaprak kımıldamazken orası efil efil esiyordu. Baktık, cebimizde sadece gidiş dönüş motor parası var. Dolayısıyla motorun bir seferiyle gittik, rüzgarıyla serinledik, hımm burası Kadıköy, evet burası da Eminönü, burası Haydar'ın paşası falan diye kısa bakışlar atıp motorun bir sonraki seferi ile kıyıya geri döndük.

E ne yapacağız peki otobüsün kalkmasına çok var derken, hadi Çengelköy'e gidelim kararı verdik. Bu cin fikirlerin hepsi Bahar'ın kafasının altından çıkıyor tabi yoksa biz sağ kolumuzu bile kaldıracak bir halde değildik. Gittik Çengelköy'e. Sıkış pıkış o meşhur Süper Baba dizisindeki kahvede oturduk, birşeyler içtik.

Oradan da sıkıldık. Kalktık, bindik arabaya, nereye gidelim tartışması istisnasız 45 dakika sürdü. Ataşehir'de otobüs terminaline yakın olsun diye Divan'da oturduk yemek yedik. Kahve içtik, serinde keyif yaptık. Sohbet ettik. Oradan da Bahar'ı otobüsüne bırakıp nihayet eve geldik dostlar.

Biz iki günde bunları yaptık. Siz neler yaptınız?

Yazan Shemsa 0 yorum  

Türk Blog Yazarlari Toplantısı Bölüm -1

10 Temmuz 2007

Cumartesi günü geç kaldığımın bilincinde ama bir o kadar da emin adımlarla Taksim Osmanlı Yokuşunda mekan-ı MeGusta'da Türk Blog Yazarları üyeleriyle ilk toplantımıza katıldım. Geç kalmama rağmen birçok kişiyle tanışma ve sohbet etme fırsatım oldu. Fotoğrafları sevgili Mert Alemdar toparlamış ve yayınlamış.

Bu toplantının tekrarlarını her ayın ilk cumartesi tekrarlayalım diye bir azim sezdim. Bakalım...

Yazan Zafer Karkaç 2 yorum  

Akşamı ettik yine

01 Temmuz 2007

Sayfanın yok alan adıydı, hostuydu uğraşılarımız bir yana, sıcak (çok sıcak) geçen bir haftanın ardından bugünü evde pencereden esen serin rüzgarın yanında keyif yaparak geçirmekten büyük mutluluk duydum.

Akşam da Shemsa'ya ünlü makarna sosumun kayısı marmeladı ile denenmiş beta!! versiyonunu pişirdim. Çok beğendi desem inanmazsınız bir ara kendisi söylerse sevinirim.

Yazan Zafer Karkaç 3 yorum  

ETKİNLİK: Ümit Yaşar Oğuzcan Şiirleri

17 Nisan 2007


Bazen milletimizin kaba tabiriyle odun olmasına ve kültürel olarak etkinlikleri takip etmemesine şükrediyorum. Yoksa dün akşamki müthiş güzellikteki şiir gecesini önden dördüncü sırada üstelik başlamasına yarım saat kala bir de üstüne ücretsiz olmasına rağmen izleyemezdim.


Her sene yaplıyor bu ücretsiz etkinlik. Ben de mümkünce az kişiye söylüyorum ki mazallah duyar giderler falan. Ama bizim milletimiz tembeldir o yüzden çok korkmamak lazım.


Neyse bu seferki konu edilen şair Ümit Yaşar Oğuzcan'dı. İşsanat'ta, Mehmet Birkiye'nin (bu kim demeyin hani bir zamanlar Uğurlugiller diye bir dizi vardı Yıldız Kenter'in ve eşinin oynadığı. Oradaki damat rolündeydi. Şimdi daha çok sahne arkasına geçti.) sahneleştirmesi ile şiir dinletisinin değişmez okuyucuları Bülent Emin Yarar, (magazin notu: Bennu Yıldımlar'ın kocası ) Metin Belgin ve Hakan Gerçek'e Vedat Sakman'ın gitarı ile bestelediği Ümit Yaşar Oğuzcan Şiirleri eşlik etti. Ona da eşlik eden piyano (Saki Çimen) ve eşşiz kemanla (Uğur Akyürek) birlikte bir şiir bir şarkı, iki şiir bir şarkı, sonra bir şiir yine bir şarkı şeklinde haroşa örülmüş 1,5 saatlik bir ziyafet izledik.


Ümit Yaşar Oğuzcan ile tanışıklığım biraz geç oldu benim. Ablamın o zamanlarki sevgilisi şimdiki kocası ile romantik hediyeleşmelerinin sonucu alınan 4 citlik 'Bütün Şiirleri' serisini okuduğumda onu tanımış ve çok sevmiştim.


Çok kelime kullanır Ümit Yaşar. Zaptedemez sanki kelimeleri içinde ve keyfine varıldı mı enfes gelir. Özdemir Asaf da onun yarısı kadar kelime kullanarak anlatmak istediğini anlatıverir ama olsun. Ümit Yaşar biraz ben gibi. Kelime kalabalığını seviyor ben de o yüzden seviyorum herhalde.


Şiirleri, kimin olursa olsun, güzel bir müzik ve sesini kullanmayı bilen, doğru tonlama ile hakkını vererek okuyan tiyatroculardan dinlemek kadar lüks bir keyif yok bence. Dinlerken "aaa böyle miymiş aslında" dedirtiyorlar. Geçen sene aynı kadronun biraz daha kalabalığından Cahit Sıtkı'yı dinlemiştik. O da çok keyifliydi.


Ayvalık gezisinden bir bukle

29 Mayıs 2006


ayvalik
Originally uploaded by zkarkac.

tiyatro: MİKADO'NUN ÇÖPLERİ

26 Mayıs 2006


Dün Timuçin ESEN-Devin ÇINAR ikilisinin oynadığı, Zeliha BERKSOY'un sahneye koyduğu MİKADO'NUN ÇÖPLERİ adlı oyuna gittik.

Oyun tamamiyle diyalog üzerine kurulu, yazılı bir mizansenin içerisinde, varla yok arası bir hikayesi olan ama aslında kadın-erkek ilişkisini irdelen ağır bir Melih Cevdet ANDAY eseri.

Diyaloglar oyun ilerledikçe hayli ağırlaşıp ikili anlamlar içeren bir hale dönüşüyor.

Mesela önce "Birbirimizi tanımayalım, anlatmayalım kendimizi. İnsanlar birbirlerini bildikçe uzaklaşıyorlar birbirlerinden." diyor erkek.
Sonrasında ise fikir değiştirip, "Aslında karşımızda kimse yokmuş gibi, kendimize anlatıyormuş gibi bir sen bir ben anlatalım." diyerek kendilerine ait hikayeler anlatmaya başlıyorlar, " Yargılamak, suçlamak yok." diyerek oyunun kuralını belirliyor erkek ama kadın tabi ki bu kurala uymuyor.

Ya da diyaloglardan diğer bir örnek vermek gerekirse, erkek, mikado oyununda "Sıra hiç bana gelmedi ki" dediğinde kadın, "Sıra bana geldiğine göre sana da mutlaka gelmiştir." diye cevaplıyor.

Önceleri birbirini hiç tanımayan bu ikili, bir süre sonra tıpkı erkeğin dediği gibi hikayeler sayesinde birbirini tanıyıp (tabi her zamanki gibi kadın, veriler ışığında erkeği kolayca çözerken, erkeğin kadınla ilgili sadece kafası karışıyor) tıpkı bir karı-koca gibi kavga etmeye başlıyorlar.

En beğendiğim diyalog ise, gece bitip gün doğarken erkek "bu oda penceresizdir ama gün doğarken içeriye garip bir mavilik doğar. Sanki o mavilik duvarlardan süzülüp içeriye sızar." dedikten bir süre sonra aslında bunu hiç göremediğini hep bu saatlerde sızıp kaldığını söylediğinde, kadının "öyleyse sen nasıl biliyorsun bunu?" sorusunu, "Bilmiyorum, düşünüyorum." diye cevaplamasıydı.

İnsanoğlu'nun yaşayarak öğrenme edinimi yerine düşünerek bulma yöntemini uyguladığının en güzel anlatımı.

En son gecenin bitip günün aydınlanmasıyla oyun son buluyor.

AYVALIK DÖNÜŞÜ

22 Mayıs 2006

Ayvalık gezimizin detaylarını anlatmadan önce dönüşün eziyetlerinden bahsetmek istiyorum kısaca.

Akşamdan yediğimiz güzel yemeklerden sonra geceyi sohbetin koyuluğundan erken sonlandıramayınca, sabah yola erken çıkmak gibi bir düşünce kimsenin aklında yoktu tabi. Sabah kahvaltısını bitirip yola çıkmamız saat 10:30’da ancak gerçekleşebildi.

Balıkesir içine kadar gelebildikten sonra anlamsız yol çalışmaları ve olmayan yönlendirme tabelaları yüzünden bir grup araçla birlikte konvoy halinde kaybolduk ara sokaklarda. Ana yolu tekrar bulduğumuzda ters yöne gittiğimizi fark edip aynı yerleri bir daha dolaşıp ters yönde! bir süre ilerlemek durumunda kaldık. Balıkesir’den kendimizi kurtardıktan sonra yönümüzü Susurluk’taki tostlara ayranlara çevirdik. (arada bi döner götürdüm ben tabi). Biz mola verirken Romina ile Güzin bizi sollamış ve arayı açmaya başlamışlardı bile. (Güzin’in patlıcan kızartması yeme konusunda belgesel niteliğindeki videosunu da daha sonra ekleyeceğim tabi ki.)

Akşam yemeğine yetişmek için hızımızı artırıp 1,5 saat içinde kendimizi Yalova’ya, annemin yemeklerine kavuşturduktan sonra aile ziyaretlerini tamamladık. Balkonumuzda hedeflediğimiz düzenlemeler için önceden hazırlattığımız çiçek saksılarımızı ve rengarenk güllerimizi arabamıza yükledik ve yolların en kalabalık dakikalarında İDO’nun seferleri tamamen dolduğundan dolayı karadan İstanbul istikametine hareket ettik artık saat 19:30’a yaklaşırken.

Güneşin batışa geçmesi, yolun kalabalıklaşması, beni Pazar günü sendromuna yaklaştırırken sakinliğimizi en üst seviyede tutup stres ve sıkıntı yapmadan yavaş yavaş evimize doğru yollandık. 22:00 civarı evimize ancak varabildik!

Güneşin kavurduğu cildimin bana yaşattığı acılara yol yorgunluğu da eklenince gece, yatak ve uyku üçlüsü hiç bir şey ifade etmedi tabi. Şu satırları yazdığım sıralarda acılarımı Hametan krem (bebeklere pişik falan varsa da çok iyi geliyormuş) ile gidermeye çalışıyorum. Kafam dik, gözlerim açık ama ben kesinlikle uyuyorum hala.  

 

Ayvalık Tatili

19 Mayıs 2006

 

Malum ISO denetimi sonrası gelen rahatlık ve geride bıraktığı yorgunluk var tabi üstümüzde.

 

Durumdan vazife çıkartmak gerekirse, 19 Mayıs tatilini hiç tatil olmayan  Cumartesinin tatil olacağı varsayımından hareketle ortaya boş 3 günlük bir dönem çıkarttık tabi kendimizce. Sağolsun işverenlerimizde yüzümüzü kara çıkartmadılar, hiç olmadık halde tatilimiz oluverdi bir anda.

Shemsa hiç bilmediğim bir eski Rum evinden bozma otelden yer ayırtınca,  bana da haftalar öncesinden Bandırma feribotuna bilet almak düştü.

 

Şimdi Cuma sabah 07:00’de kargalar kahvaltıya başlamadan kendimizi feribota atacağız bir aksilik olmazsa. Öğlene doğruda Ayvalık’a varmış oluruz herhalde.

 

Namını çok duymama rağmen hiç gitme fırsatım olmadı ama kısa bir araştırma yaptım ve gezilecek yerleri belirledim.  Gezeceğiz ve göreceğiz

Dönüş Yalova üzerinden olacak herhalde. Detayları yeri geldikçe veya geri dönünce yazmaya çalışacağım.